Pınar Kür — Asılacak Kadın’ın Savunması
İstanbul İkinci Asliye Ceza Mahkemesi Sayın Yargıçlığına
Asılacak Kadın adlı romanıma konu olan gerçek olayın hikayesini dinlediğimde ve asılmış kadının resmini gördüğümde yirmi bir yaşındaydım. Bu trajik öykünün bende yarattığı derin ve sarsıcı etki çok uzun süre devam etti. Öykü, yıllar yılı kafamda dolandı. İki buçuk yıllık yoğun masabaşı çalışmasına, bu çok uzun biçimlenme süresini de katarsak, Asılacak Kadın on beş yıllık bir emeğin ürünüdür.
Roman ilk kez 1979 yılında, Bilgi Yayınevi’nce yayınlanmış, birkaç baslası yapılmış, daha sonra 1983 yılında Yazko, 1984 yılında ise Can Yayınları tarafından yayınlanmıştır. 1986 yılında, Başar Sabuncu’nun ‘Uzman Film’ adına çektiği filme konu olmuş ve Nisan 1987’de, Danıştay kararıyla gösterime girmiştir. Türk sinemasını dış ülkelerdeki festival ve toplu gösterimlerde temsil eden film, halen video kulüplerinin listelerindedir.
1979 yılından bu yana kitabı okuyanların sayısı yüz binlere, filmi sinema ya da videoda seyredenlerin sayısı milyonlara varmıştır. Bunca yıldır, bunca insan arasında eseri müstehcen bulan, cinsel arzularının tahrik, ar ve haya duygularının incinmiş olduğunu ifade eden (resmi bilirkişi kurulunun on, sinema sansür kurulunun dokuz üyesi ve sayın savcı dışında) bir tek kişi çıkmamıştır. Çünkü romanın ne bütününde, ne de herhangi bir bölümünde ‘müstehcenlik’ amaçlanmamıştır ve yoktur. Sayın savcının “yalnızca cinsel tahrik amacıyla” yazıldığını iddia ettiği bu romanı okuyan yüzbinlerce kişi böyle bir duyguya kapılmadıklarına göre, demek ki ya binlerce kişi okuduğunu anlamamıştır ya da sayın savcı bu kitabı okumak zahmetine katlanmadan iddianamesini kaleme almıştır.
Asılıcak Kadın, korumasız, güvencesiz, çaresiz, zavallı bir kadının, dış dünyadan koparılarak, bir sapığın hastalıklı ve korkunç dünyasına hapsedilişini, ezilişini, sömürülüşünü, çektiği türlü eziyetler sonucu kendini savunmak için ağzını bile açamayacak bir nesne haline getirilişini anlatırken, elbette bütün bunlara karşı çıkmakta; kadını bu insanlıkdışı uçurumdan kurtarma çabasına girişen ve başaramayan delikanlının dramını da dile getirmektedir. Biraz önce de söylediğim gibi, gerçek bir olaya dayanan ve toplumumuzun eski ve hala kapanmamış bir yarasına parmak basan bu roman, Türk edebiyatının en acıklı, en trajik öykülerinden biridir ve iddia edilenin tam tersine ahlakçı bir yaklaşımla yazılmıştır. Kadınların para ile alınıp satılması geleneğinin hala yer yer sürdürüldüğü ülkemizde, bu sorunun bir değil birçok sanat eserine konu olması gerekir.
Üç bölümden oluşan romanın ilk iki bölümü, edebiyatta ‘bilinç akımı’ olarak adlandırılan teknikle yazılmıştır. Bu teknik, çok zor ve zahmetli, ayrıntılar ve sıralama açısından son derece büyük bir dikkat ve bilgi isteyen bir tekniktir. Kişinin bilincinden büyük bir hızla akıp giden düşünceleri, duyguları, anıları, imgeleri ve bunların çağrıştırdığı başka düşünce, duygu, anı ve imgeleri hiçbir kopukluğa yer vermeden ve anlamlı bir biçimde sıralayarak düzenlemek söz konusudur. Noktalama ya hiç yoktur ya da belli bir amaçla minimum ölçüde kullanılır. Böyle bir metinden, değil sayfalar, değil paragraflar, değil cümleler, bir tek sözcük bile çıkarılırsa, akış aksar ve inandıncılık yok olur. Ben, bu kitaba başlamadan önce çok kapsamlı bir dil araştırmasına giriştim. Melek‘in geldiği yörede hangi kelimeler, hangi biçimde, hangi anlamda kullanılır? Diline yerleşmiş olan sözcüklerin hangilerini altı yaşına kadar yaşadığı köyde, hangilerini on iki yaşına dek kapıcı kızı olarak kaldığı dairede öğrenmiş; hangilerini köşke getirildikten sonra yaşlı kadının Osmanlıcasından, hangilerini kalfa kadının İstanbul Türkçesinden hangilerini Hüsrev Bey’in Fransızcasından kapmış? Bunları saptamak için aylarca uğraştım. Bu romanın her sözcüğü üstünde uzun uzun düşünülerek yazılmış olup bir tek tanesi bile cinsel arzuları tahrik amacını taşımamaktadır. Esasen, Melek‘in çektiği korkunç acıları, işkenceyi, akla uzak aşağılanmaları okuyup da cinsel arzuları kabaracak bir kişinin ruh sağlığından ciddi biçimde kuşkulanmak gerekir.
Asılacak Kadın‘ın üçüncü bölümü, ‘bilinç akımı’ tekniğiyle değil, kurtarıcı olmak isteyen Yalçın‘ın yazdığı bir metin olarak kaleme alınmıştır. Bu bölümde anlatılan tüm olaylar, dile getirilen tüm duygular, korkular, bunalımlar, bir yandan cinayetin sebeplerini ve oluşumunu açımladığı gibi, bir yandan da Yalçın‘ın, Hüsrev Bey‘in, Emsal Kalfa‘nın, Hüsmen Efendi‘nin kişiliklerine ve yalıdaki olayların çevre tarafından nasıl algılandığına ışık tutmaktadır. Ayrıca bu bölüm, bütünüyle, romanın daha önceki bölümlerinin tam anlamıyla anlaşılması ve romanın ana temalarından birini vurgulaması açısından çok önemlidir. Romanın ana temalarından biri, ezen-ezilen-kurtarıcı üçgeninin dinamiği, çelişkileri ve sorunsallarıdır. Ve, Yalçın‘ın kadını kurtaramayışının anahtarlarından biri, bu bölümde suçlanan dört sayfadadır. Bu bölüm, yazanın yaşı ve karakteri icabı (17 yaşında, idealist, duygulu bir genç), öteki bölümlere oranla daha duygusal bir dille yazılmıştır; ama burada da, öteki bölümlerde olduğu gibi ne bir kelime eksik, ne bir kelime fazladır.
Romanımda çarpıcı, sarsıcı, rahatsız edici bazı sahneler olduğunu kabul ediyorum. Ancak, sanatın, edebiyatın işlevlerinden biri de zaten budur: Okuru sarsmak, uyarmak, rahatını bozarak o güne dek farkında olmadığı ya da yeterince önem vermediği birtakım gerçekleri algılamasını, kavramasını sağlamak. Adları yüzyıllar boyu unutulmayan sanatçıların, büyuk yazarların yaptıkları bundan başka bir şey değildir. Filozof Aristotales, İ.Ö. beşinci yüzyılda, tragedyanın kurallarını belirlemek amacıyla yazdığı Ars Poetica adlı yapıtında, gerçek hayatta tiksinti uyandıracak nesnelerin tamamlanmış bir sanat eserinde bambaşka anlamlar kazandıklarına işaret ettikten sonra şöyle der: “Tragedyanın ödevi, uyandırdığı korku ve acıma duygularıyla ruhu tutkulardan arındırmaktır.” (Bkz. Aristotales, POETİKA, Remzi Kitabevi. Çev.: Prof. İsmail Tunalı, ss. 16 ve 22.)
Ben, Asılacak Kadın‘ı okuyup da Melek‘e ve Yalçın‘a acımayacak birini tasavvur ve tahayyül edemiyorum. Melek‘in acımasızca kurban edilişini ‘cinsel tahrik’ olarak görmek, Asılacak Kadın‘ın ar ve haya duygularını incitmek amacıyla yazıldığını söylemek; örneğin, savaş aleyhtarı bir romanda, cephelerdeki perişanlığı, acımasızlığı, boşu boşuna ölmenin ve öldürmenin korkunçluğunu betimleyen sahneleri,’savaşa kışkırtma’ olarak nitelemek kadar akla uzaktır.
Okuma eyleminin insan muhayyelesini, düşünme ve kendi başına karar verme yetilerini geliştirdiği bilinen bir gerçektir. Öte yandan, hayal gücü kıt, düşünme ve karar verme yeteneği zayıf kişilerden oluşmuş bir toplumun ilerleyemeyeceği, bir koyun sürüsü kadar kolay yönetileceği de bir başka gerçektir. Düşünce özgürlüğünü bir kavram olarak bile ortadan kaldırmanın en iyi yolu, düşünmeyi bilmeyen kuşaklar yetiştirmektir. İşte bu yönden, bir süredir, bu ülkede okuyan, bağımsız düşünebilen insanların sayısını azaltmaya, gittikçe yok etmeye yönelik bir kültür politikası güdülmektedir. Toplumu, yalnızca boğazını düşünen bir koyun sürüsüne dönüştürme amacıyla izlenen bu politikanın yöntemlerinden biri de , kitap düşmanlığı ve okuma korkusu yaratmak; yazarı, sanatçıyı, okuru yıldırmaktır. Papaz’ın Karısı, Doymayan Bakire, Çılgın Kolejliler ve benzeri, yabancı dilden çevrilmiş ve gerçekten cinsel istekleri kamçılamak amacıyla yazılmış bir sürü kitap piyasada rahatça satılırken, benim çok başka mesajlar taşıyan ve edebi değeri yurtiçinde ve dışında kabul edilmiş iki önemli romanımın birden imhasının istenmesi, asıl amacın politik olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Sürdürülen bu politikanın gerisinde yatan ölümcül zihniyetin seçtiği örnek kurbanlardan biri de benim, ama sonuçta, asıl hedeflenen kurban, Türk halkıdır.
Ancak, bugün ben kurban edilsem ve söz konusu politika başarıya ulaşıyormuş gibi görünse bile, uzun vadede başarılı olamayacaktır. Buna benzer denemelere tarihte daha önce de girişilmiş ama hiçbir zaman başarıya ulaşılmamıştır. Böylesi uygulamalara başvuranlar insanlığın yüz karası olarak anılmış ve anılmaktadırlar. Ve günümüzde, uygar dünyada, kitap imha etmek, insan öldürmekle eşdeğer, hatta daha büyük bir suç sayımaktadır. Geçmişte, Batı’da da yasaklanan kitaplar olmuşsa da, bu yasaklar hep sınırlı ve geçici kalmış, söz konusu kitaplar bir süre sonra ‘başyapıt’ olarak nitelenmişlerdir. Ortaçağlardan bu yana, Nazi Almanyası dışında, Batı’da kitap imha edildiği görülmemiştir. Nazilerce imha edilmiş kitaplar da o rejim çoktan öldüğü ve lanetlendiği hal de, hala yaşamakta ve edebiyat tarihinin altın sayfalarını oluşturmaktadırlar. Çünkü, sanat, fikir ve edebiyat eserleri, insanlığın en kalıcı yapıtlarıdır.
Mahkemenizin hakkımda beraat kararı vererek, Asılacak Kadın adlı romanım üstündeki yasaklamayı kaldırmasını talep ediyorum.
H. Pınar Kür,
11 Şubat 1988


