Ataol Behramoğlu Üzerine

Ataol Behramoğlu 1960 Kuşağı denildiğinde ilk akla gelen ozandır. Şiiri kırk yaşına basmıştır. Yine de genç okurları onu altmışında bir delikanlı olarak düşünemezler. Konuştuğum hayranlarından biliyorum. Yirmisinde bir genç kız için “o, olsa olsa otuzlarında falan”dı. Şiirlerini okuyanlar onu hep kendi yaşıtı sayarlar. Yazdıklarında okuruyla hemen özdeşleşmeye hazır, yavan sıradan öğeler var demek değildir bu, tersine yorumlanması gereken bir derinliğin sezilmesi sonucudur. Her yaştaki okurun tanıdığı ama söyleyemediği bir duygudur dizelerindeki: “Sabahleyin ben/sanki çocukluğumdayım/kımıldamasam/hayat da duracak sanki…” Ataol Behramoğlu için çocuk imgesi de çocukluk teması da sık sık döndüğü bir temadır. Nedenini de açıklar: “Çocukluk önemli, çocukluk olağanüstü bir dönem, yani dünyayı keşfe çıktığın bir dönem: Her şeyi ilk defa görüyorsun, yağmurun yağışını, güneşin çıkmasını, bir civcivi. Mesela çocukluk yıllarımda rastladığım şiddet sahneleri benim toplumcu olmamda çok önemli etkenlerdir.” Behramoğlu şiiri de çocuklukla tanımlar:

“Zannediyorum ki çocukluk yıllarında insan, varoluşu çırılçıplak, derinliğine kavrar. Çocukluk bir bakıma günahsızlık, bir bakıma büyük günah dönemi, yani bütün duyguların hem çok masum biçimde, hem de çok derin ve yakıcı biçimde algılandığı bir dönemdir. Sonraki yıllarda insan, toplumsal ilişkiler içinde kişiliği geliştikçe çocukluğundan kopar. (…)Belki de çocukluğa doğru bir kazıdır şiir. Yani kaybettiğimiz şeyleri yeniden kazanmak, o masumiyet çağını yeniden yakalamak. O derinliği, o saflığı, yeniden ele geçirmek çabasıdır belki de.”

60 Kuşağı şiiri

Behramoğlu, benim yaşıtım ve kuşaktaşım. Benzer koşullarda yaşadık üstelik, memur çocuğuyduk, Anadolu’daydık. Dar geliyordu kalıplar. Aynı yıllarda yazmaya ve yazdıklarımızı yayımlamaya başladık. Sevdiğimiz ozanlardan birinin bir şiiri için sayfalar dolusu irdeleme mektupları yazdık birbirimize. Birbirimiz için pek yazı da yazmadık, kayırmadık değerlendirmelerde. Bunun rahatlığıyla bakıyorum şimdi şiirlerine. Ve Ataol Behramoğlu’nun kimi özelliklerini de kolayca 60 Kuşağı’nın şiirinin özellikleri sayıyorum. Bu varsayımı kelimelendirirken, 60 Kuşağı’nın dünyayı değiştirmeye niyetli bir kuşak olduğunu söyleyerek başlamalıyım. Kendine güvenli bir kuşak. Bu genç insanlar için duygularını dile getirmek bile sanki biraz ayıptır. Hiçbir kötü olayın, hatta felaketin sarsamayacağı bir insan türüdür o. Duygularını dile getirmek zorunda olduğunda dişlerini sıkar. Sözcüklerinin duygularını aktarmasını engellemeye çalışır. Bu bakış açısının, bu tavrın en güzel örneği Behramoğlu’nun ‘Sabiha’ (1962) şiiridir. Bu şiirde annesi ölmüş bir delikanlının, arkadaşlarıyla acısını belli etmemeye çalışarak konuşması yer alır:

“Bana bir sigara verin annem öldü/Bu sabah öldü beşe doğru sanırım/Allah allah ne var şaşıracak canım/Annem öldü diyorum hepsi bu//…/Hani dokunsam siz de güleceksiniz/Boş verin kurallara murallara yahu//İsterseniz sinemaya falan gidelim/…/Sabiha işi ne oldu.”

Delikanlı, anasının ölümüne aldırmıyor gibi davranır, ama bu acıyı başkalarından aktarmayı savsaklamaz: “Ortanca birader çok ağladı dün gece”. Ayrıca annesinin, ölümün yaklaştığını duyduğu, bu yüzden davranışlarının değiştiğini çok iyi saptamıştır: “Şu son yıl keman bile çalmadı/Yüzünde çizgiler çoğaldıkça öfkelendi/Sanki suçlu oymuş gibi babama yüklendi/Beni kimse anlayamaz deyip durdu.”

Behramoğlu’nun şiirlerindeki anamotifi dertleşebileceği, danışabileceği bir kişi olduğu kadar sözünden çıkamayacağı biridir de, bu duygu ‘Bu Dert Beni Adam Eder’ (1963) de daha açık bir biçimde dile gelir. O annesini : “Benim annem güzel annem”, “Benim annem şeker annem”, “Benim annem kadın annem” diye güzellerken isteklerini de sıralar, bu istekler özgür bırakılmak ve olup bitenin açıklanmasıdır. Masal öğeleriyle, bunalan bir gençliğin sorunlarının olağanüstü bir uyumla ve alaysılıkla kaynaştığı bu şiir, dişlerini sıkarak duygularını anlatmanın bir başka yöntemidir.

Acıları yadsıma ve üstesinden gelme duygusu, kendi ölümünden söz ederken de görülür. ‘Ben Ölürsem Akşamüstü Ölürüm’ (1972) ölümle bir şeyler değişecektir elbet, bu dünyadır: “Ben ölürsem akşamüstü ölürüm/Uzaktan bir bulut geçer/Karanlık bir çocukluk bulutu/Gerçeküstücü bir ressam /Dünyayı değiştirmeye başlar/Kuş sesleri, haykırışlar/Denizin ve kırların/Rengi birbirine karışır.”

Bu yıllarda, Ataol Behramoğlu’nun (ve 60 Kuşağı’nın) henüz anneleri sağdır. Arkadaşları ölmemiş/öldürülmemişlerdir. Ölümden söz etmek bir durum saptamasıdır yalnız. Yıllarla, yaş aldıkça/yaşlandıkça duyguların dile getirilmesinden sakınılmayacaktır. Artık ölümle yüzleşmekten, yorulmaya başlanılmıştır. Bu yorgunluğu anasını gerçekten yitirdiğini kendine kabul ettirmeye çalışmasından sezilir:

“Annem yok artık. Beni düşünen kalbi yok. Bitti/… /Annem yok artık. Bu kesin. Gelinecek bir yere gitmedi./İşte geldim çocuklar demeyecek.” Bu ölümü kavrama/kavratma öldürülmüş arkadaşın çocuğuna seslenirken de (‘Bir Şehidin Kızına’) görülür, ozan ona babasını bir daha göremeyeceğini alıştırmaya/avutmaya çalışarak söyler.

‘Bir Gün Mutlaka’

Ataol Behramoğlu’ndan iki şiir anılmak istense, kuşkusuz, anımsanan şiirlerden biri ‘Bir Gün Mutlaka’dır (Diğeri ‘Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var’). ‘Bir Gün Mutlaka’, 60 Kuşağı’nın dünyayı değiştirme isteğinin dile gelişidir. Yürüyüşün, aşkın, dünyada olup bitenlerin dile geldiği bu şiir, sık sık “bir gün mutlaka yeneceğiz” sözüyle kesilir. Dünyadaki acıların, zulmün, savaşların, yağmanın sonu ancak var olan düzenin değişmesiyle olanaklıdır.

Bunun için ozan ve arkadaşları o zafer için kitaplar okumaktadır, yaşamı öğrenmeye çalışmaktadır. Çünkü “Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır/Kopmaz kökler salmaktır oraya.”

Ataol Behramoğlu için düzen değişikliği ya da devrim, aşktan ayrılamayacak bir olgudur. Memet Fuat onun bu tavrını şöyle tanımlar: “Çok yalın söyleyişlere yönelerek ilerici düşüncelerin şiirselliğini yakalamaya çalıştı.”

Aşk, belki de alaya alınmayan, şairi devrim kadar heyecanlandıran tek duygudur: “Ve Bursa’da bir akşamüstü kokladığı nergisin sarı tozları çilli burnuna bulaştığında/Onu sevdiğimi söylemiştim, güneş çatlayacak kadar büyüktü/Ve kalbim sancıyordu birtakım anlatılmaz duygularla.”

Behramoğlu, gençliğinde yazdığı şiirlerde ayrılığı da alaycı bir tavırla anlatır “Bu aşk burada biter, iyi günler sevgilim/Ve ben çekip giderim, bir nehir akar gider”. 1999 yılında yayımlanan Aşk İki Kişiliktir’de yer alan ‘On Ayrılık Şiiri’nde ayrılık, sahiplendiği bir insanı yitirmenin acılarıdır: “Başka biri olacaksın istemesen de /Tenine başka bir ten dokunduğunda…” Ayrılık her iki şiirde de aynı sözcük öbeğiyle tanımlanır: “yiten bir aşk.” Ancak şiirlerde bir akrabalık görülmez: “çünkü her şiir, kendi benzersiz varoluşuna sahiptir ve tekrar edilemez. (…) Şu da var, eğer bir şair çok ciddi olarak masaya yatırılırsa zannediyorum ki bütün şiirleri, birbirine hiç benzemeyen şiirleri arasında bile benzerlikler vardır. Bir ses tonu vardır ki o devam eder, bir dünyaya bakış, bir konuşma tarzı.”

Ataol Behramoğlu, sevilen bir ozandır. Çünkü şiirleri ‘insani’ ve ‘samimi’dir.

(Sennur Sezer, Radikal)