Crossing The Bridge (Köprüyü Geçmek)

Belgesel filmler, genellikle geniş kitlelerle ilişkilerini televizyon aracılığıyla kurmak zorunda kalırlar. Özellikle ülkemizde bir belgesel film örneğinin sinemalarda vizyona girmesi alışılmadık bir durumdur. Yakın zamanda bu durumun istisnası Tolga Örnek’in ‘Hititler’ ve ‘Gelibolu’ filmleriydi.

Geçtiğimiz günlerde sinemalarımızda Türk asıllı Alman yönetmen Fatih Akın’ın, İstanbul Hatırası isimli belgesel filmi gösterime girdi. Fatih Akın, son dönemlerin en yetenekli film yönetmenlerinden biri. Akın, ülkemizde ve dünyada, Duvara Karşı isimli filmiyle tanınmıştı. Bu film, Berlin Film Festivali’nde ‘Altın Ayı’ kazanmış ve ülkemizde ve dünyada da etki yaratmıştı. Akın, geçtiğimiz Cannes Film Festivali’ninde jüri üyelerinden biriydi. Bu arada son filmi İstanbul Hatırası ise Cannes Film Festivali’nde yoğun bir ilgiyle karşılaştı ve beğenilen filmlerin arasında yer aldı.

İstanbul Hatırası, Duvara Karşı’nın müziğine katkıda bulunan ve ‘Einstürzende Neubaten’ adlı Alman müzik gurubunun basçısı da olan Aleksander Hacke’nin İstanbul’a gelerek bir dizi sanatçıyla müzik kaydı yapmasının öyküsünü anlatıyor. Film Hacke’nin ağzından ‘Konfüçyüs gittiğin yerin müziğini dinle der’ dizeleriyle başlıyor. Hacke, bir dizi karmaşık ses kayıt teknolojisi içeren aletiyle İstanbul’da Büyük Londra Oteli’ne yerleşiyor. Bu otel yönetmen Fatih Akın’ın kendisini İstanbul’da evinde hissettiği bir mekan. Londra Oteli, Akın’ın önceki filmi Duvara Karşı’nın Türkiye’de çekilen sahnelerinde de mekan bağlamında önemli bir işlev taşımıştı. Akın’ın bu belgesel filmini sürükleyen yaklaşımı son derece yaratıcı. Ayrıca en az sinema kadar etkili ve ondan çok daha eski bir sanat olan müziğin dilini, kültürel çeşitlemelerini bir filmin odak noktasına oturtmak, hele İstanbul gibi bütün zamanların en önemli kentlerinden olan ve neredeyse dünyanın her yerinde bilinen, Oksident ve Orient (Batı ile Doğu)’in kesişme noktası olan bir şehri ve onun temsil ettiği kültürü, müziği ve temsilcileri aracılığıyla anlatmak gerçekten etki sağlayıcı. Bu etkileyecilik de gerek filmi izlerken, gerekse de film sonrasında içinde yaşadığınız ülkenin karmaşısına önyargılı bakış açınızı sorgulamaya katkı sağlaması açısından bir işlevsellik taşıyor.

Ses kayıtları, Hacke’nin Boğaz’da bir teknede Baba Zula grubunun performanslarını kaydetmesiyle başlıyor. Bu arada Aleksander Hacke’de Duman ile bas çalıyor. Duman’dan sonra, Orhan Gencebay söyleşisiyle Batı ve Türk müziğinin ritm duygusunun kıyaslamasına geçiliyor. İstanbul, Türkiye’nin minyatürkü olan bir şehir aslında. Diğer yandan gerek yaşam biçimi gerekse de kültürel ritüeller açısından da her çeşit din, dil, müzik vb. unsurları da içeren bir dünya şehri. Bu bağlamda ülkemizin kültürel orijininde olmasa da yaygın bir şekilde ilgi çeken ve pek çok taraftarı olan rock müzik de İstanbul Hatırası filminin ilgi alanına giriyor. Rock açısından öncelikle Duman grubu tanıtılıyor. Sonrasında sahneye Replikas grubu çıkıyor. Onlar ‘uygarlaşmış patırtıyı’ seviyor ve tercih ediyorlar. Replikas üyeleri, Erkin Koray’ın kendileri üzerindeki etkilerini anlatıyorlar. Bu arada devreye Erkin Koray söyleşisi ve konserlerinden görüntüler giriyor. Film köprünün öte yanına geçerek Asya yakasındaki müzik gruplarını tanıtarak devam ediyor. Bu bağlamda Hip-Hop ve Rap müziği ve temsilcileri tanıtılıyor. Rap müzik temsilcisi Tootse grubuyla söyleşiler yapılıyor. Asya yakasında yapılan müzikte yavaş yavaş varoş sızmaları da kendisini belli etmeye başlıyor. Müzikle yaşayan bu gençlerle, müziğin onlar için neyi ifade ettiği yönünde söyleşiler yapılıyor. Sonrasında yansıtılmaya çalışan grup da oldukça ilginç ve İstanbul’un sadece Türkiye’de başka bölgelerde yaşayanlar için bir kaçış yeri olmadığını kanıtlıyor. Kanada’lı Brenna Mc Crimmon ve bir grup Çingene saz sanatçısının müziğine tanıklık ederken, aynı zamanda Crimmon’un derdinin ne olduğunu dinlemeye başlıyoruz. Müzikal ve kültürel gezide Fatih Akın’ın kamerasına bir mevlevi ve onun müziği ve kültürü de takılıyor. Bu arada giysilerde beyaz olan ve kefeni simgeleyen parçaya Tenmüre dendiğini, siyah hırkanın ise mezarı simgelediğini öğreniyoruz. Filmin en renkli simalarından Keşan’lı çingene ve virtüöz Selim Sesler, Aleksander Hacke ile birlikte bizi de Keşan’ın fasıllarına ortak ediyor. Aleksander Hacke ile Selim Sesler’in tanışıklığı Duvara Karşı’da başlamış. Çingeneler bir zamanlar İspanya’da udu gitar gibi çalan efsanevi Arap, Flamo Mungue’ye özeniyorlar. Bu arada herkesin bu sazı onun gibi çalmak istediğini öğreniyoruz. Diğer yandan Keşan’ın yaz aylarında çok meşhur olan düğünlerine konuk oluyoruz. Burada alıştığımız manzaradan farklı bir görüntü var. Çünkü gelinler beyaz yerine siyah giyiyorlar. Bunun nedeni ise ailesiyle vedalaşması. Yani bir çeşit yas tutuyorlar. Yeniden İstanbul’a, Beyoğlu’na döndüğümüzde bu kez Fatih Akın’ın kamerasına sokakta müzik yapan gençler takılıyor. Sokağın hangi sınıftan olursa olsun insanları birleştirdiğini söyleyen bu gençler, müzik aracılığıyla kendilerini ifade etmek isteklerinin anlaşılamamasından yakınıyorlar. Sonrasında ise güzel sesiyle Kürt şarkıcı Aynur’un, Kürt müziğinde çok yer tutan ağıtlarına bir hamamın inanılmaz güzel akustiğinde kendimizi kaptırmışken bu bölümün birden politize olmaya başladığını farkederek acaba film bir yörünge kaymasına mı uğruyor diye düşünürken aslında bu gelişme ağıtlardan mı kaynaklanıyor diye soruyoruz kendi kendimize. Çünkü ağıtların temalarını sevdalar, ayrılıklar, talanlar, savaşlar vb. konular oluşturuyor. Kürtçe azınlık müziğinin 1990’da serbest kaldığını öğrendiğimizde, yüzyıllardır birlikte yaşadığımız ve bu kültürel harmoni içinde yer alan diğer azınlıkların müzikleri neden yok diye düşünmeden de edemiyoruz. Artık yavaş yavaş ağır toplar meydana çıkmaya başlıyor. Örneğin ilk kez bu filmde Orhan Gencabay unplugged söylemeye ikna edilmiş. Gencebay’ın köylü saz üslubu sonrasında şehirli saz uslubunu getiren kişi olduğunu öğrenirken, üstattan arabesk müzik hakkında bilgiler ediniyor, 1930’larda radyoların kapanmasıyla halkın Arap radyolarını dinlemeye başladığını öğreniyoruz. Yaşayan efsane Müzeyyen Senar, 72 yıllık sahne yaşamını anlatırken, onun aslında kekeme olduğunu ve bütün kekemelerin şarkı söylediğini öğreniyoruz. Final öncesinde ise Sezen Aksu (Kraliçe) evinde kurulan kayıt ortamında bize o güzelim sesiyle İstanbul Hatırası şarkısını söylüyor. Finalde şafak görüntüleri eşliğinde boğazı gözlemlerken Hacke’nin İstanbul’un müziğini çözemediğine fakat büyüsüne hayran kaldığını öğreniyoruz.

İstanbul Hatırası bir belgesel film olarak uzun süresine karşın rahatlıkla akıp gidiyor. Sinemadan çıktıktan sonra da etkisini sürdüren bu filmin, salt müzikleri ve onların farklı temsilcileri ile ilgi çekmediğini, diğer yandan zaman zaman bunaldığınızı düşündüğünüz bu kaosun, aslında inanılmaz bir zenginlik ve bir şans olduğunu da hissediyorsunuz. Uygar bir ülkede müzik ve yaşamın ağırlıkla yerellik içinde yol almaya çalıştığı hakkındaki düşüncelere eşlik ederken ülkemizin, özellikle de kültür başkentimiz İstanbul’un kültürel zenginliğinin önemini ve bu dünyanın belki de en güzel şehrinde yaşamanın bir şans olduğunu düşünüyorsunuz. Bu bağlamda Fatih Akın filmiyle önemli bir işlevi gerçekleştiriyor, bize keyifli bir iki saat geçirtirken, hem içerden hem dışarıdan bakabilen bu Alman-Türk aracılığıyla bazı şeylerin önemini ve değerini farkediyoruz. Burada yaşamın nabzının gürül gürül attığını hissediyor ve sinema gibi bir sanatın gücüne de yeniden şapka çıkarıyoruz.

Yönetmen-Senaryo: Fatih Akin
Yapım: Almanya, Türkiye 2005
Süre: 90 dk.
Oyuncular: Sezen Aksu, Selim Sesler, Replikas, Orient Expressions, Müzeyyen Senar, Mercan Dede, Erkin Koray, Duman,Ceza, Brenna MacCrimmon, Baba Zula, Siyasiyabend, Orhan Gencebay

(Bülent Vardar)