Fakir Baykurt İle

Romanın toplum üzerindeki etkilerinden söz ederken; “zaman zaman uyarıcı, itici; eğitici ve hatta yüceltici” olması gerektiğini vurguluyorsunuz. Romancılığımızın bu boyutuna bakınca, bir dönem, oldukça etkin olduğunu görüyoruz. Okurunuzla, bugünle dün arasındaki bağı nasıl değerlendiriyorsunuz. Bu süreçte farklı okur kitlesini yakaladığınızı söyleyebilir miyiz?

Özetlediğiniz anlayışım temel olarak değişmedi. Belki biraz daha netleşti. Uyarıcı, eğitici, ileri itici ve yüceltici, yani insanın içindeki iyiliği ortaya çıkarıcı bir kaygı ile yazmayı sürdürüyorum. Bir zamanlar Türkiye 30 milyonken romanlarım onar bin basılırdı. Öykü kitaplarım da böyleydi. Remzi Kitabevi’yle sözleşmeleri kendim yazardım. Bugün 65 milyonuz, basım sayısı bine düştü. Çok çok iki bin. Burda okur yitiren ben değilim, Türkiye yitirdi. Türkiye okuma özürlü topluma dönüştürüldü. Bu özür doğuştan değil, kalıtsal değil, uygulanan ekonomi politikaya koşut kültür politikasının sonucu. Okurun adresi yitti diyorlar. Yitmedi. Toplumu özgür okumaya alıştıracak yeni çabalar gerekiyor. Bir toplumda kitap okunmazsa bilgi yayılmaz. Bilgi olmayınca düşünce olmaz, toplum inancaya kayar. O da tek tip inancadır. Yaşanan düzenin adı demokrasi olsa bile, ortama demagoglar egemen olur.

1960’lı yıllarda demokratik öğretmen hareketinde etkin yer aldınız, bu hangi gereklilikten doğdu?

1961 Anayasası, kamu personelinin sendika kurabileceği ilkesini getirmişti. Toplumun bir kazanımıydı bu. Öğretmenler sendika yasasını bekledi 1964’te yasa çıktı. Öğretmen temsilcileri evime doldu. Beni kurucular arasına alıp genel başkan seçtiler. Meslekdaşlarımın seçimine ses çıkarmadım; yazı masamı bırakıp göreve koştum. Halkın ve çocukların daha iyi eğitimi için elbirliğiyle çalıştık. Bu arada yazınsal görevlerimi de, zamanı iyi kullanarak yerine getirdim.

Yaşamınızın uzunca bir dönemini öğretmenlik kapsadı. Denilebilir ki; yazarlığınız da bununla doğdu, gelişti ve olgunlaştı. Öncelikle sizin (dolayısıyla Köy Enstitüsü çıkışlı kuşağınızın) toplumun uyanış döneminde böylesi bir ikili görevi üstlenmenizin etki ve ivmesi üzerinde duralım diyorum.

Yurdumuzun koşullarını başka ülkelerin koşullarıyla kıyaslamak yerinde olabilir, ama karıştırmak yanlıştır. Türkiye’de yazarların sadece öğretmenliğe, eğitime değil, pek çok etkinliğe girmesi gerekiyor. Köy Enstitüleri’nde bize verilen eğitim bu yöndeydi. Dünya klasiklerini, yerli yabancı büyük yazarları, bilimsel yapıtları okuyorduk. Buna koşullandırıldık demiyorum, ama okuduklarımızı özümleyerek giriştiğimiz her işte toplumsal yarara yöneldik. Öte yandan, bugünkü gibi o gün de yazarların kalemiyle geçinmesi olurlu değil. Bir ara gelirim yükseldi. Ama yarınım güvenli değildi. Geçinebilmek için bir öğretmenlikten gelen azla, hiç değilse zorunlu giderleri kapatabilirdim. Bu anlayışım hep sürdü. Ailemin geçimini yazarlığa yüklersem kendi seçimim olmayan yazıları da yazarım diye çekindim.

Dilerseniz, buradan Köy Enstitüleri’ne geçelim. İlköğreniminizi köyünüz Akçaköy’de yaptınız. 1943’te Isparta’daki Gören Köy Enstitüsü’ne girişiniz nasıl oldu? O ilk an, duygularınız…

Köy Enstitüsü benim için olağanüstü bir fırsat oldu. İlkokulu bitirdikten sonra gidebileceğim başka hiçbir okul yoktu. Ailemin gücü yetmezdi. Ben okumak istiyordum. Enstitü benim gibi köy çocuklarını çağırıyordu. İlkokulu bitirir bitirmez koşup Isparta-Gönen Köy Enstitüsü’ne kaydımı yaptırdım. Ertesi gün derse, işe başladık. Haftada 44 saat çalışıyoruz. 22’si kültür dersi, 11’i tarım, 11’i el sanatı. Her gün üç kez etüd saatimiz var. İkisi derslerle ilgili, biri özgür okuma için. Şiir yazdığım bilindi, beni kitaplıkta görevlendirdiler. Ayrıca yapılarda çalışıyor, gül derimine katılıyorum. Her hafta toplu eğlenti, eleştiri saati var. Köylerin okul yapımına, ya da yeni kurulan enstitülere yardıma gidiyor, verilen işi bitirdikten sonra yurt gezisine çıkıyoruz. Gül derimi şafak sökerken başlar. Bir tatlı çalışmadır bu. Kimi günler boş kalınca gül arıklarına uzanır kitabımı okur, şiirimi yazardım. Ağabeyler kucaklar koklardı, gül kokardım. Bu hoş duygular içimde hala sürer.

1948’de Enstitü’yü bitirip öğretmen oluyorsunuz. 5 yıl sürecek çileli bir dönem. Neler yazıyordunuz bu dönem?

Şiirler, köy notları, öyküler yazıyordum. Yaz tatillerimiz uzundu. İlk yıl, hem Ankara, hem İstanbul gezisi yaptım. Dergi yönetimevlerini dolaştım, şair ve yazarlarla tanıştım. Avni ve Turhan Dökmeci’den, İlhan Tarus’tan, Salim Şengil’den ilgi gördüm. Hakkı Tonguç’u ziyaret ettim. İstanbul’da Vedat Günyol’un, birkaç gün de Edebiyat Dünyası dergisini çıkaran Sabahattin Hüsnü’nün konuğu oldum. Bu geziler çok yararlı oldu. Her tatilde bir büyük şehre gitmeye karar verdim. Köy öğretmenliğinden ayrılmayı aklımdan geçirmiyordum. Ama devlet enstitüleri özellikle de ilköğretim seferberliğini boşlamıştı. Dün iyi olanlar kötüleniyordu. İlçedekiler kız öğrencilerin devamı konusundaki çırpınışımızı desteklemiyordu. Yetiştiğimiz gibi çalışmamıza izin verilmiyordu.

Tek parti döneminin baskı ortamında öğretmenliğin yanı sıra, yazarlığa adım atıyorsunuz. Koğuşturmalar ardı ardına geliyor… Hedeflenen yazı eyleminiz miydi; yoksa Köy Enstitüsü çıkışlı olmanız mı?

Tek parti döneminde Nazım Hikmet yarı ömrünü cezaevinde geçirdi. Sabahattin Ali öldürtüldü. Aynı çorabın bizim başımıza da örüleceğini az çok seziyordum. Nitekim arkadaşımız Makal ilk kitabından ötürü tutuklandı. Başaran’ın, Apaydın’ın çekmediği kalmadı. Bu deneyimlerden yararlanarak çok dikkatliydim. Gene de bela insanı gelir bulur. Karakol onbaşısıyla, öğrencimiz olması gereken kız kardeşi yüzünden takıştım. Köyde komünistlik propagandası yaptığımı ihbarladı. Zaten Gönen de mimliydim. Savcılık dosyamı getirtti. Biz 1948’de bitirinceye kadar enstitülerin yönetimi değişmişti. Yanına yüzbaşıyı alarak savcı gelip evi aradı. O yıllarda komünist olma da, ne olursan ol. Kore savaşına katılmamızı eleştiren henüz yayımlanmamış bir öyküyü, birçok yazımı alıp gittiler. Nazım Hikmet’in kitaplarını göze çarpmayacak bir yere koymuştum. Sordular yok mu diye; yasak dedim. Gene de yargılandım o yazılardan. Sanattır diye savundum. Bilirkişiye yolladılar. Beş yıl sonra Gazi Eğitim’e gidince de peşimden geldi bu dosyalar. Orda bir Enstitüler gününde yaptığım konuşmadan ötürü de soruşturma açıldı.

“1953’e kadar her şeye katlandım, biraz kurtulabilirim diyerek” Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’ne giriyorsunuz… 1955’te yeniden öğretmenlik başlıyor; Hafik’te Türkçe öğretmenisiniz. İlk kitap Çilli yayımlanıyor. Aralık 1955… Şiirden düzyazıya geçiş. Burada, dilerseniz, biraz öykü üzerinde duralım. Sizi öykü yazmaya yönelten neydi? Neyi amaçlıyordunuz? Kimlerden el almıştınız bu süreçte?

Yazarlığa adım attığımı söylüyorsunuz, adım atmakta iş yok, yapıt vermek gerekir. İlk İstanbul gezimde Vedat Bey’le Abidin Dino’lara gittik, Güzin Hanım taşını attı: “Böyle Küçük yazılarla ne zamana kadar oyalanacaksınız? Romanlarınızı ne zaman okuyacağız?” Aynı gezide Antigone’u seyrettikten sonra Vedat Bey’in arkadaşlarından tiyatro yazmamız konusunda telkin aldım. Kendimi fazla dağıtma yanlısı değildim. Okumayı sürdürüyor, köylülerle konuşuyor, halkın dilini ve sorunlarını küçük kağıtlara not ederek öğreniyordum. Roman yazacağımı biliyordum. Öyküyü romanın bir basamağı gibi düşünmedim. Büyük bir yazar olan Sabahattin Ali’yi, Sait Faik’i, Çehov’u, Hemingway’i okuduktan sonra öyküyü ciddiye aldım. Belirtmem gerek, o yıllarda Varlık, Yeditepe, Dost Yayınları da bizi beslemiştir. Özellikle antolojilerde dönüp dönüp okunacak öyküler buluyordum. Prosper Merimee’den Mateo Falcone’u her yıl birkaç kez okuyordum. Klasikleri dönüp dönüp okuyordum. Klasikler derken sadece öyküleri, okuyanları düşünmüyorum. Örneğin Samsatlı Lukianos’un konuşmaları, Caldwell’i de severek okudum. Yabancılar değil sadece, Evliya Çelebi’nin gezi kitaplarını, Silahtar Mehmet Ağa Tarihi’ni de sık sık okuyordum.

Roman uzun soluklu çalışma olduğu için hazırlanmayı sürdürüyordum. Bu arada ilk kitabımı çıkardım. Onun basılışı bir dayanışma sonucudur. Samim Kocagöz Yeditepe’nin programına aldırdı. Adı Pıtrak olacaktı. Hüsamettin Bey Çilli yaptı. Çok üzüldüm, sinirlendim. Yaşar Kemal, “Hüsam iyi kitapçıdır, onu kırma!” diyerek yatıştırdı.

Bu dönem öykülerinizde tanıklık yanınız ağır basıyor. Öyküdeki ana kaynağınız neydi? Neleri anlatmak yansıtmak için bu türe de ağırlık verdiniz?

Çalıştığım ve dolaştığım köylerde eli kalem tutan tek insandım. Gazi’yi bitirdikten sonra Sivas’a verildim, Hafik’te çalıştım. Hafta tatillerinde öğrencilerimle köylere gidiyordum. Ana babalarıyla, halkla konuşuyordum. İnsanları tanıdıkça sorunlarını, sıkıntılarını öğrendikçe, “Bunları özellikle ağzı var, dili yok kadınları ben yazmazsam kim yazar?” diye düşünürdüm. Yüzyıllar öncesinde olduğu gibi yaşamları toza karışıp gidecek. Buna Vicdanım razı olmuyordu. Oturup öykü biçiminde yazar, iyileştirmek için durmadan düzeltir, işlerdim. Öğrendiğim sözleri, sorunları sayfalara serperdim. Düzyazı türleri içinde öykü, benim yazarlığıma disiplin getirdi. Onun bir oturuşta yazılmak, bir oturuşta okunmak gibi özelliği vardır.

Sanayi devriminden sonra “short story’nin gelişmesine bu özellik yol verdi. Kolay görünür, değildir. Bir oturuşta yazarsın da, bir ele alışta okutamazsın. İşçiler bu kısa öyküleri evden işe giderken trende okuyup bitiriyordu. Çehova da gazetede daracık bir yer verdiler. Diyeceklerini oraya sığdıracaktı. Ben sonradan cezaevi koşullarında da kısa öykü yazdım. Disiplin almışsan yazabilirsin. O disiplin nedeniyle romana hazırlanışım da uzun sürdü. İlk yazdıklarımdan ikisini yayımlamadan bıraktım. Sonra da oldu, böyle birini bırakmam. Zaman zaman yazara korkunun da yararı vardır. Sanatsal nitelik korkusunun.

Yılanların Öcü ile romana adım atıyorsunuz köy gerçeğine yaklaşımınız, sorunları yansıtma biçeminiz yazınımızda kabul gördü. Yunus Nadi Roman Yarışması’nda birincilikle ödüllendirildi; Ardına koğuşturma geçirdiniz. Önce, dilerseniz, romanın oluşma, yazılma koşulları üzerinde duralım!. Sonra koğuşturma…

Yılanların Öcü’nü Sivas’a gitmeden kurmaya başladım Sivas’ın Hafik’in köylerini dolaşırken durmadan geliştiriyordum. Not alıyordum… İki yıl sonra asker oldum. Altı aylık okul dönemi vardı.. Ceplerim notları almaz oldu. Oturup yazmaktan başka çözüm kalmadı. Bir bayram iznine gitmedim. Başladım yazmaya. Ama sekiz günde bitmedi elbet. Sıkı sınavlardan geçiriliyoruz. Konya assubay okuluna öğretmen olarak gittim. Orda bitirdim. Temize çekiyordum. Yunus Nadi yarışmasının açıldığını okudum. Bir ön elemeden sonra dört romancı Büyük kurul önüne çıktık. Dokuz kişilik bu kurulda Halide Edip Hanım’dan Orhan Kemal’e kadar kimler yok. Yedisinin oyu ile birinci seçildim. Bana oy vermeyenlerden Haldun Taner romanım için en övücü sözleri söyledi. Behçet Necatigil de Almanca’ya çevrilmesini salık verdi. İkinci olan Yusuf Atılgan da bir köy çocuğuydu, ama anlayışlarımız benzeşmiyordu. Cumhuriyet’te buluştuğumuz zaman birbirimizi çok iyi karşıladık. Ben Aylak Adam çalışmasını üstün emek ürünü bir roman olarak sevdim.

Evet koğuşturma açıldı. Daha gazetede romanın günbölük yayımı başlamadan Cevat Fehmi Bey romanı tutmuş, Burhan Felek’in yanına oturmuş, şuralarını buralarını çıkar diyor. Tanımıyor beni. Alıp götürdüm otele, daha güçlendirdim çıkar dediği yerleri. Gazetenin sahibi Viyana’daymış; dönüp gelene kadar İstanbul’dan ayrılmadım. Askerlik yaptığım okul kumandanlığından iznimi uzattılar. Nadir Bey’e konuyu açtım. Halide Hanım’ın önerisiyle 1000 liradan 5000’e çıkarılan ödülü de almamıştım; “Efendim, eğer şurası burası derseniz, romanı alır giderim!” dedim. “Öyle şey olmaz, nasıl yazdıysanız öyle çıkacak! dedi Nadir Bey. Çıktı da; ama gazete için, benim için koğuşturma açıldı. Savundum romanımı: “Böyle şu parça bu parça denirse, o zaman kutsal kitaplar da suçlanabilir. Sanat yapıtları parça değil bütündür, o bütün ile romancının ne söylediğine bakılır!” dedim. Bu düşünce Pitigrilli’nin Afrodit savunmasından kapmıştım. Koğuşturmaya yer olmadığı Kararı verdi savcı.

“Yediğim cezalar hep yazarlığım ve sendikacılığımla ilgilidir.” diyorsunuz. Yazarın, sanatçının yapıtlarıyla çağının tanığı olmanın ötesindeki işlevi hep tartışılır… Sanırım sendikal harekete girmeseydiniz de, yazar olarak muhalif kimliğinizden dolayı, yine bunlar olacaktı. Yazarın bu sorumluluğu, birçok şeyi üstlenme, nereden geliyor sizce?

Sadece sendikacı olup yazar olmasam da baskı görürdüm, çünkü sendikalar eğer sarı, ya da sarışın değilse, her zaman sakınca sayılır. Yalnızca yazar olmanın da insana getirdiği sıkıntı vardır. Hem sendikacı, hem yazar olunca sıkıntı ikiye katlanır. Ben ikisini birlikte yaşadım. Doğrudan doğruya yazdığım yazılardan, kitaplardan ötürü de tedirgin edildim, ama ceza giymedim, giydirmediler. Sendikacılıktan gösterip yazarlıktan vurdular.Kaç kez gece yarısı uykudan sökülüp götürüldüm. Dünyadan habersiz, eksik eğitimli kimselerce sorguya çekildim.

Doğrusu nedir bunun? Eğer bir toplumun yazarları olmazsa, eğer bir toplumun kusurları sanatçıları tarafından eleştirilmezse, o toplum sağlığını yitirir. Eleştiri sağlık mıdır? Evet. Bunu da en iyi sanatçılar yapar. Eleştiriyi yasakladığınız, sanatı, düşünceyi baskı altına aldığınız zaman devlette erdem kalmaz. Eleştirisizlik, devlete belanın kapısını açar. Çetelerin, mafyaların devlet içinde devlet olması bunun sonucudur. Bu görevi basın yapmıyor mu? Basın başka. Gazete yazılarının satır aralarında bir şeyler vardır, ama yazınsal metinlerin satır araları tıka basa doludur. Halkın kendisinin bile deyimleyemediği, derindeki muhalefetini sanat dile getirir. Böyle demekle sanatçıyı çok mu abartıyorum, kendimizi dev aynasında mı görüyorum? Hiç öyle değil.

Bizim dışımızdaki ülkelere gittiğimde yazarlara nasıl davranıldığını dikkatle inceledim. Kolayından yazar olunmaz ki? Yazar olmayanı toplum iplemez. Ama toplum birine yapıtlarından ötürü güvenmeye, saygı duymaya başladı mı yöneticiler de aynı saygıyı duyabilmelidir, sağlık burdadır. Almanya’da bundan önceki Cumhurbaşkanı Weizacker, seçildiği gün Köln’e gelip Heinrich Böll’ü ziyaret etti. Ölümünde ailesi cenazeye katılım istemediği halde, birkaç aile yakınıyla birlikte sanatçının tabutu ardından gene aynı cumhurbaşkanı yürüdü. Gerçi her toplum gibi Alman toplumu da çelişiktir. Ben kendimiz için konuşuyorum. Bu söylediğim benim sadece kendimiz için iyi dileğimdir. Kimse saygı duymasa da biz görevimizi yaparız.

“…bizim kuşak öyle bir kuşak ki sadece bugünden değil, hem geçmişten hem gelecekten sorumlu” diyorsunuz. Kuşağınız ülkemizdeki aydınlanma hareketinin bir parçasını oluşturuyor. Bu kuşağın çıkış serüveni sizin yaşamınızın da önemli bir sürecini kapsıyor: kuşağınızın oluşumunda etkin olan neydi?

-Başka türlü olamazdı. Ben ailemde okuyan ilk ve tek çocuk. Köyümüzün yüksek öğrenim gören ilk insanıyım. Köy Enstitüsünde öyle bir eğitim aldık ki, Türkiye bizi bekliyor. Yazı yazan insanı en az bin kişi okur. Eğer seni yüz bin kişi okuduysa, başka türlü olmak istesen de olamazsın. O nedenle sadece günden değil, gelecekten sorumlusun. Bu yetmez, geçmişten sorumlusun. Dışarda yaşayanlar iyi bilir; Osmanlı yönetiminin yaptığı yanlışların yanıtı bile bizden istenmiştir. “Arkadaş, onlar Osmanlıydı, biz değiliz!” diyemezsin. Vereceksin yanıtını. Bugün de içerde eğitimden, sağlıktan keserek baraj yapanların yönetimi eleştiriliyor. Neden böyle olduğunun yanıtını veriyoruz. “Onlar böyle yanlış kalkınma politikası uygularken siz ne yaptınız?” diye sorar Batılı. Sormasa da böyledir. Bizi egemen ideolojiyle ezmeye çalıştılar. Bir ölçüde başardılar da. Ama her yumrukta ayağa kalktık, toparlanmaya çalıştık. Yurt içinde yazma, hatta yaşama olanağı kalmayınca yurtdışında yaşayıp yazmayı bu nedenle seçtik ve katlandık. Sizin baştan beri yönelttiğiniz sorulara bakıyorum, siz bir eleştirmen olarak benim yazdıklarımı izlediniz, kitabım için yazı yazarak dayanışma gösterdiniz. Bilmeyen, yurtdışında yaşamayı kolay, hatta ayrıcalık sanır. Zordur, yıldan uzun geceler bitmez. Kimi zaman uyku da insanı bırakır gider. Ama bu yurdun tarihten gelen koşullarını kırıp aydınlığa, esenliğe çıkmasına yarım santim katkın olacaksa bunların hepsine katlanırsın. Ben kendimi tarih karşısında şimdi Marmaris’te resim yapan darbeciden daha sorumlu görmüşümdür. Demirel’den, Erbakan’dan daha sorumluyum. Bu aynı zamanda benim kuşağımın niteliğidir.

Doğru, yanlış tartışıladursun “köy edebiyatı” / “kent edebiyatı” ayrımına karşı çıkarsınız. Burada önemli olanın “sanatçının tavrı ve tutumu” olduğunu vurgularsınız. Bu çizgiden baktığımızda; romanlarıyla değişimin ve sürüklenişin tanıklığını getiren Baykurt, sığdırılan kalıbın ötesinde bir dünya var ediyor. Bugün, dışarıdan, buna nasıl bakıyorsunuz?

Bir halkın yazınında yazarlarla birlikte eleştirmenler, yazın tarihçileri, yazınbilimcileri de vardır. Kimi zaman görevler karışır. Onlara sorulacak sorular bana sorulursa yanıtlamaktan sakınırım. Robinson Cruose’yi okuduğumda onu ada romanı bölümüne yazmadım. Yazınsal yapıtı coğrafyasına göre etiketleme yazınbilimcilere uygun gelebilir, bana gelmiyor. Söylenenlere kulak vermez olur muyum? Kim ne derse desin, benim de kendimi inceleyen, eleştiren bir yanım var; görevim eleştirinin eleştirisini yapmak değil, yapıt vermektir. Yapıt verdikten sonra sosyal, siyasal sorumluluğun altına elimi koymaktır. Yapıtlarımı savurmaya da kalkmam. Bunu niçin yapayım? Eğer onları yanlış bölmelere yerleştiriyorlarsa doğrultmaya niçin çalışayım? Birgün doğrusunu yapacaklar mutlaka çıkacaktır.

Önceleri şiirler, köy notları yazdınız. “Yazarak gözlem eğitimi ediniyordum.” diyorsunuz. Yazmak için sizce başat koşul nedir?

Böyle bir sözü, yazmaya hazırlandığım dönemde söyledim. Amacım sadece gözlem eğitimi değildi, aynı zamanda kalemimi yazmaya alıştırıyordum. Yazı sanatının inceliklerini kavramaya çalışıyordum. Şiire çok güvendim. Şiirle başladım, onu boşlamadım. Yayımlamayı kestim uzun süre. Yazdıklarımı dosyaladım, yitirdiklerimi arayıp bulmaya çalıştım. 1989’da Duisburg’da benim için bir kutlama gecesi yapılmak istendiğinde ilk şiir kitabımı çıkardım. Yakında ikincisini çıkaracağım. Dilin en çetin alanıdır şiir. Ordan kazandığımı romanlarımda kullandım. Dilimi şiirle eğittim. Çıktığım her yolculukta yanıma hala şiir kitabı alırım. Bende yazmak için koşul, yeterince hazırlanıştır önce. Evik çabuk yazmayı sevmem. O nedenle bir gazetede görev almayı istemedim. Bir yazdığımı on kez, yirmi kez yazmazsam o yazdığım yazı olmaz sanırım. Yazmak cehennemdir diyenlere arada bir katılırım. Yazmanın ikinci koşulu zamandır. Yazar zamanın değerini herkesten iyi bilecek. Günün bütün saatinde yazardır. Dünyaya yazma açısından bakmaya alışmak, bunu otodidakt eğitimini kazanmak gerekir. Ben bu konularda kendimi ezer derecede eğittim.

Bugün neler yazıyorsunuz?

Yaşım ilerledi, merdiveni yetmişe dayadım, döküntülerimi topluyorum. Bu soru için ayrıca teşekkür ederim. Üç yıldır yazları yurdu geziyorum, çıkarmayı düşündüğüm gezi kitabının başında bir Türkiye bölümü bulunsun istiyorum. Evimi taşıyacağım. Yazarlığın döküntüsü çok oluyor. Yirmi yılda bir ev de burda doldu. Bunları ayıklayıp, kutulayıp yurda taşıyacağım. Boş oturmadığımı bilmenizi dilerim.

Biraz da yazı/çalışma ortamınızdan söz etmenizi istiyorum?

Her koşulda yazmanın yolunu bulurum. Yolculuklarda bile. Sekiz saatlik bir tren yolculuğuna çıkmış isem, bunun beş saatini yazmaya veririm. İnsan kendini buna göre eğitirse yapabilir. Bir tek zorlandığım yer aile ortamıdır. Telefonun yanı. Gelenin gidenin sürüp gittiği zamanlarda işim zorlaşır. Sıkıntılı iştir yazmak. Aile ortamında insanı kaytarmaya itecek bahane çoktur. O nedenle özellikle roman yazacağım zaman başımı alır bir yerlere giderim. Müsvetteyi, bitirir dönerim. Ondan sonra işçiliktir, bunu yaparken koşul aramam.

Bunca yıl yazarak, üreterek yaşamak sizde geleceğe dönük neler bıraktı?

Kırk bir yıl öğretmenlik yaparak o işten ayrıldım. Gerçekten 47 yıl olacaktı; arada kesintiler var, ders verme yetkimin alındığı yıllar. Yazarlığın emekliliği yok. İçimde asıl önemli yapıtlarımı bundan sonra vereceğim gibi bir duygu var. Hem de köylülerime kıyasla biraz daha uzun yaşayacağımı umuyorum. Yeni romanlar yazarak okurlarımı, kendimi sevindirebileceğime güveniyorum. Bir isteğim de, Türkiye’nin çok uzak köylerine yollanmak. Hiç ummadığım yerlerde okurlarım çıkıyor, onlarla kucaklaşıyoruz. Konuk etmek istiyorlar. Yaylalara çağrılıyorum. Söz verdim. Bu sözlerimi yerine getireceğim. Hepsini gelecekte yapacağım işler arasında görüyorum. Bekleyen romanlarımı da yazarım; az mı? Halkımız “kanaat iyidir” der; miskinlik anlamında değil, tokgözlülük anlamında ben de kanaati iyi bulurum.

Geldiğiniz yazarlık çizginizin size aykırı gelen yada olmasaydı keşke, dediğiniz yanı oldu mu?

Sanki tuzaklı bir soru soruyorsunuz, çaktırmadan, yineleyerek… Gıdası kemik yutmak olan bir kuş öyküsünü pek severim. Yutmadan sınarmış. Arkadaşları “Ne yapıyorsun?” diye sorduğunda, “Yutacağım ama acaba çıkacak mı, ona bakıyorum” dermiş. Ben bir iş yapmadan, bir yazıyı yazmadan düşünürüm; yapıp bitirdikten sonra ah vah etmem. “Keşke şunu yapmasaydım, bunu yapmasaydım!” Çoktur böyle diyeceğin iş; ama ne yaran olur? Yapmışım bir kez?

Buradaki okurunuzla yeniden buluşma, tanışma nasıl bir duygu?

Ben onlarla her zaman beraberim. Birbirimizden kopmadık. Çoğunun mektubunu, kartını aldım. Yanıma kadar gelip gönlümü alan da oldu. Yurttan kaya parçası, yufka ekmeği, kitap, dergi gönderen oldu. Trakya’dan bal gönderdiler. Ahududu likörü sevdiğimi duymuşlar, Karadeniz’den şurubunu gönderdiler. Genç şairlerin, öykücülerin kitaplarını aldım durdum. Çoğu yakınım olan okurlarla, dostlarımla yeniden buluşma olanağına kavuşmak benim başlıca mutluluğum olur. Öğretmen sendikacılığı yıllarımda yurdu, köylerine kadar birkaç kez dolaştığım için çevrem geniştir, aranır sorulurum. Benim son yıllarım tatlı olacaktır.

(Feridun Andaç, Cumhuriyet Kitap, 27 Mart 1997)