Refik Durbaş İle

Refik Durbaş, güncel yaşamın kaygılarından, sevinç ve özlemlerinden hareketle, yaşanılan ‘an’ların gerçeklerini yalın, içli, çarpıcı bir duyarlıkla işlediği şiirleriyle ‘1960 Kuşağı’nın öncü şairleri arasında yer aldı. İlk dönem şiirlerindeki ‘İkinci Yeni’ eğiliminden, sağlam bir dil örgüsüyle simge yüklü bir anlatıma ve toplumsal gerçeklere yönelişi, şiirinin gelişim çizgisinin önemli aşaması sayıldı. Halk arasında yaygın olarak kullanılan sözcüklerden ve divan şiirinden yararlanarak oluşturduğu kendine özgü dil evreni, şiirinin etkileyici özelliğini oluşturdu; kentte yoksulluk içinde yaşayan, güç koşullarda çalışanların şiirini yazmaya özen gösterdi. Gazeteciliğinin yanı sıra hazırladığı şiir antolojisi ile de gündeme gelen Durbaş’la şiirini konuştuk.

Çocukluk günlerinizden neler kaldı geriye?

Neler mi kaldı o çocukluk günlerinden? Yıllar geçtikçe zaman değil de, anılar birikiyor. Birkaç fotoğraf ve lezzeti hala burnumda tüten kokular… Babam, annesini iki, babasını dört yaşında kaybetmiş bir gurbetçi,Sıtkı Durbaş. Annem, on dördünde kocaya varmış bir Cumhuriyet kızı, Şayeste (Tozan). Babam, evde çok durmazdı. Erzurum’da çalışırken bir atı vardı, Palandöken’e gidip gelirdi. Daha sonra Iğdır’da, Karaköse’de çalıştı. Geceleri pek uyumazdım. Çünkü annem masallar anlatırdı, en çok da on dört yaşında anasını, babasını ve çocukluk anılarını bırakıp geldiği İzmir’i anlatırdı. Daha sonra kokular karıştı hayatıma… Sanamer’de kavun karpuz bostanlarının, orak biçme zamanında ise arpa ile buğdayın kokusu. Yağan köyünde kağnı ile değirmene götürülen unların kokusu…Ve Aras nehrinin kokusu… Ölümü de ilk kez Erzurum’da gördüm. Küçük bir kardeşim vardı. Yaşasaydı şimdi dört yaş kadar küçük olacaktı benden. Adı Ragıp… Üç yaşındayken, bir yastığın üzerine koyup götürdüler.

 

Sonra İzmir’e gittiniz…

Benden küçük üç kardeşim daha vardı, Makbule, Şefik ve Mahmure. Bir gün Şefik hastalandı. Annem de Erzurum’a doktora götürdü, kızkardeşlerimi de yanına alarak. Ben babamla Hasankale’de kaldım. Erzurum’da bibilerim var, “kal” demişler anneme, “üç çocukla gece vakti yola çıkma, yarın sabah gidersin.” Annem, “Refik babasıyla kaldı, bir an önce evime gideyim” diye tutturmuş.Ve burunlu bir Austin marka otobüsün ön tarafına bilet alarak Hasankale’ye yola çıkmışlar. Deveboynu’na geldiklerinde otobüsün benzini bitmiş. Şoför benzini koyarken, bir yolcu da çakmağını doldurmuş ve birden ateşlemiş. Çakmağı yakar yakmaz otobüs alevler içinde… Üzerinde de yedi sandık askeri cephane var derlerdi…Haber gece yarısı geldi. Babamla bir taksiye atladık. O yolculuğu da asla unutamam. Erzurum Numune Hastanesi yanık kokmakta… İşte unutamadığım bir koku daha. Annem ile Makbule’nin bacakları, Şefik’in başı yanmış, sargılar içinde. Mahmure, henüz kundakta. Yuvarlanıp bir koltuğun altına sığınmış, yalnızca kundaktan çıkan parmaklarının ucu yanmış… İlkokul biri Erzurum’da, İkinciyi Sanamer’ de, üçüncü sınıfı Yağan köyünde okudum. Bu kazanın ardından dedemin de ölüm haberi gelince aile İzmir’e yerleşmeye karar verdi. Bunun üzerine İzmir Necatibey İlkokulu’nda dördüncü sınıfa başladım. Başımda kasket, ayağımda uzun pantolon, şivem de bozuk. Bir gün öğretmen annemi çağırıyor ve benim yanımda “Al bu oğlanı, bir demircinin yanına çırak ver. Daha konuşmayı bile beceremiyor. Bundan adam olmaz” diyor. Bu, beni etkileyen en önemli olaylardan biriydi.

Kitaplarla nasıl tanıştınız.

Kitaplara ilgim Salihli Ortaokulu’nda başladı. Okulun bir kitaplığı vardı, gerçi kimse oku demedi ama, bir gün tesadüfen Robenson Kuruzo kitabını buldum okulun kütüphanesinde ve bir gecede bitirdim. O yıllar, sinemaya gitmek bile okul müdürünün iznine bağlıydı. Müdür Fethi Bey, cumartesi günü bu hafta şu sinemaya gidebilirsiniz ya da bu hafta sinema yok, derdi. Sinema yok, televizyon yok, maç yok; ne yapacaksın, ya uçurtma uçuracaksın, ya yakın bahçelere gidip meyve çalacaksın, ya da kitap okuyacaksın… İnci Sineması’nın altında bir gazete bayii vardı. 16 sayfalık formalar halinde Nat Pinkerton ya da Estergon Kalesi gibi kitapçıklar satılırdı orada. Bir gün bunları ve Pekos Bill gibi resimli romanları keşfettim. Bir meyve sandığında saklardım kitapları, arada bir de değiş tokuş yapardım mahalledeki arkadaşlarla… İlk okumalar böyle başladı işte…

Şiir nasıl girdi hayatınıza?

1962’de Çocuk Haftası dergisinde “Karanlık” adlı bir öyküm çıkmıştı. O zamanlar İzmir’de dört gazete çıkıyordu. İstanbul gazeteleri öğleden sonra gelirdi. O gazetelerden yeni Asır, pazartesi günü şiir sayfası yapardı. Ege Ekspres Gazetesinde Gençlerle Başbaşa adlı bir şiir sayfası vardı. Hatta bir süre o sayfaları Eflatun Nuri yönetmişti. Ayrıca, Sabah Postası ve Demokrat İzmir vardı. Sabah Postası’nda da haftada bir şiir sayfası olurdu. Lisedeyken buralarda yazmaya başladım. Namık Kemal Lisesi 1.sınıf öğrencisiydim. Edebiyat dersine Aydından sürgün olarak İsmet Kültür adında bir öğretmen geldi. Dersimizin ilk günüydü. Önce Odipus’tan bir bölüm okudu. Daha sonra Nihat Sami’nin kitaplarını kaldırmamızı söyledi. Bir süre sonra okumamız için okula kitaplar getirmeye başladı. O zamanın Varlık yayınları bir lira. 10- 15 kuruşa taksitle bu kitapları öğrencilere satardı. Bizler de alır okurduk. Üç Kemal’imiz var diyordu. Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Kemal Tahir… Daha sonra çevremizden, yaşadıklarımızdan öğrendiklerimizi okulda çıkardığımız Genç Kalemler dergisinde yayımlamaya başladık.

Öğrenim hayatıma üniversiteye kadar İzmir’de devam ettim. Daha sonra İstanbul’a geldim. İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı’nı kazanmıştım. Önce çok sevindim, ama okula başladığım ilk gün sanki bir nefret çöktü üzerime. Çünkü, edebiyat okuyacağımı düşünmüştüm. Eski yazıyla falan karşılaşınca soğudum. O yıllarda Behçet Necatigil, Cemal Süreya, A. Kadir’le birlikte arkadaşlık yapıyor, Soyut dergisinde şiirlerim çıkıyordu. Hatta üniversitede ki hocamız Mehmet Kaplan beni Necatigil’in öğrencisi sanıyordu. Bir süre sonra sen bu solcularla arkadaş olma, şiirini bozarlar demeye başladı. Bu arada çalıştığım Yeni İstanbul gazetesinden, Cumhuriyet Gazetesine geçmiştim. 12 Mart oldu. Bu işleri sürdürürken, bir yandan da okula devam ediyorum. Tezimi hazırladım, hocaya sundum.” Ne ulan tez mez yok sana, komünist gazetede çalışıyorsun” dedi. Bunun üzerine bir daha okula uğramadım.

1962’de Evrim’i çıkardınız.

Evrim1962-1964 yılları arasında, 24 sayı çıktı. O zaman Basın İlan Kurumu gazetelere verdiği ilanların %5’ini yardım olsun diye edebiyat dergilerine ayırırdı.Ama, her edebiyat dergisinin bir ölçüsü vardı. 32 sayfa olacak, boyu şöyle olacak gibi… O derginin arka sayfasında da Basın İlan Kurumu’nun kendi ilanı olurdu. O zamanlar böyle reklam piyasası yoktu. O fondan alınan paralarla Anadolu’da bir çok dergi çıkmıştır o zamanlar. Mesela biz, Evrim için Basın İlan Kurumu’ndan 750 TL alırdık. 600 TL masrafımız vardı. Evrim’in asıl sahibi Gündüz Badak adlı arkadaştı. Gündüz İzmir İtisadi İlimler Akademisi’n de öğrenciydi, ama aynı zamanda öğretmenlik yapıyordu, ben de lisede öğrenciyim. İlk sayı onun öyküleri, benim şiirlerim ve çevremizdeki arkadaşlarla çıktı. Daha sonra Fethi Savaşçı, M.Emin Tuzkan, Emin Başaranbilek, İrfan Tan, Metin Altıok, Teoman Erten, Özkan Mert gibi isimler de Evrim’ de yazmaya başladı. Sonra bir gün Ataol Behramoğlu Ankara’dan Doğuş Bildirisi’nin yer aldığı bir mektup yazdı. Belki de 60 kuşağının ilk manifestosuydu bu. Biz eskiyi inkar etmiyoruz, önümüz açık diyordu… Haluk Aker, İsmet Özel, Rahmi Akseki, Semih Tezcan, Ataol Behramoğlu, Eser Gürson, Erhan Etiker gibi imzaların olduğu bir bildiriydi. Bir süre sonra Basın İlan Kurumu para yardımını kesti. Dergiyi kendi çabamızla çıkarmaya çalıştık. Ankara’dan Ataol para gönderiyordu. Dergi dört sayfaya inmişti. Bu arada liseyi bitirmiş, İstanbul’a gitmeyi düşünüyordum. İstanbul’da Halil İbrahim Bahar, Soyut’u, Haluk Aker ise Ankara’da Devinim 60 dergilerini çıkarıyordu. Bunların da etkisiyle bizim dergi kapandı.

Sonra Alan 67…

Alan’ 67 adı üzerinde 1967 yılında çıktı. On beş kişi bir araya geldik. Toplantılara katılmasa da iki sağcı arkadaşımız vardı. Şair Cahit Zarifoğlu ile öykücü Rasim Özdenören. Bunlar Soyut’ta da yazıyorlardı, Sezai Karakoç’un takımındaydılar. Cahit’le oturur konuşurduk. Öyle çok keskin sağcı değildi, ama Müslüman bir çocuktu. İlk kitabı İşaret Çocukları’nı sanırım yeni çıkarmıştı. Fakat bunlar dergide yazmadılar. Derginin sahibi ben oldum. Derginin yazarları arasında Ataol Behramoğlu, Güven Turan, Özkan Mert, Eser Gürson, Murat Belge, Mustafa Öneş, Hüseyi Peker falan vardı. Alan 67, 60 kuşağının dergisi olarak çıktı. Dergiyi çıkarmak için herkes 10TL veriyordu, bu paralarla ancak dört sayı çıkabildi.

Üç kapısı olan, Beyaz Çarşı diye bir pasaj vardı Beyazıt Meydanı’nda. Birçok kitapçının olduğu bir pasajdı. Güney Akarsu’nun bir dükkanı vardı, tiyatro dergisi çıkarıyordu. Bülent Habora’nın Habora Yayınları, Kemal Özer’in Uğrak Kitabevi vardı. Dönemin yazarları, şairleri orada toplanırdı. Cemal Süreya, Asım Bezirci, Murat Belge, Cevat Çapan, Ülkü Tamer, Sevim Burak, Tomris Uyar…

Üniversiteye başladıktan bir süre sonra Kemal Özer’in Uğrak Kitabevi’nde çalışmaya başladım. Bu işi benden önce Süreyya Kanıpak,( Berfe soyadını almamıştı o zamanlar) yapıyordu. O bana devretti. Kemal Özer sabahları dükkanı açıyor, öğleden sonra Cumhuriyet gazetesine gidiyordu. Ben de öğleden sonra dükkanda duruyor, bunun karşılığında Aksaray’da bulunan 50’lerde çıkan “a” dergisinin yönetim yeri olan Kemal Özer’in babadan kalma evinde para ödemeden kalıyordum.

Kentte yaşayan yoksul insanların ezilmişliği, acıları şiirinizin ana izleğini oluşturuyor. Örneğin çıraklar…

Babam su tesisatçısıydı. Ege’nin köylerinde çalışırdı. Okul tatil olduğunda babamın yanına giderdim. Babamın okuma yazması olmadığı için, işçilerin yevmiye defterlerini tutar, hem de bedenen çalışırdım. Daha birçok yerde çalıştım. Yazlık sinemalarda gazoz sattım. Ortaokulu bitirdiğim yıl İzmir Ticaret Matbaası’nda mücellit çıraklığı yaptım. Mesela orada çalıştığım üç haftaya rağmen, patron sigortalı yapmış beni. Cumhuriyet’ten emekli olduğumda, o zaman yapılan sigorta başlangıç olarak alınmış. Foça’da, Bergama’da çalıştım. İller Bankası’ndan bir köyün su işini alan bir müteahhit, ustabaşı olarak babamı çağırır, o da ekibini kurardı. Yollar kazınır, su boruları döşenirdi. Pik boruları vardı o zaman, ek yerlerine kurşun dökerlerdi. Ona kalafat denilirdi. Sonra evlerin su tesisatı yapılırdı. Liseye kadar yaz günleri hep bu işlerle geçti…

İstanbul’a geldikten bir yıl sonra annemi kaybettim.Dediğim gibi bir süre Uğrak Kitabevi’nde çalıştım. Sonra Beyaz Saray dağıldı. Buradaki kitapçılar da Cağaloğlu’na taşındı. Bir gün Beyazıt’ta Çınaraltı’nda oturuken Süreyya Berfe ” Yahu Salih gelmiş” dedi. Salih Öztürk, Urfa Birecikli, Çorlu’da askerliğini yapıp, gelmiş. Askerden önce Ataç Kitabevi’nde Şükran Kurdakul’un yanında çalışmış. Büyük Postane’nin önünde işportacılık yapıyor. Bir tezgah açmış, önüne dört çift ayakkabı, bir gömlek, kol düğmeleri… Kalktık, Süreyya,Mustafa Öneş falan Salih’e gittik, bir hanın kapısında oturup çay içtik. Ben iş arıyorum dedim, Salih hemen “Birlikte çalışalım, dedi. Ben Yeni İstanbul’a girene kadar bir süre de böyle geçti, Sirkeci Vakıf Han’ın önünde Sultanhamam’da gömlek, kol düğmesi filan satarak…

“Çaylar Şirketten”…

İnsanlarla konuşuyorsun, minibüse biniyorsun. Zeytinburnu o zamanlar gecekondu bölgesi, kardeşim Şefik de birlikte oturuyoruz ve Bakırköy, Zeytinburnu gibi hatlarda şoförlük yapıyor. Okulu bıraktıktan sonra da devletle bütün ilgimi kesmişim. Askere gitmemek için muhtara bile uğramıyorum.Mesela yurtdışına çıkma olanağı olmadığı için tatillerde, işim olmadığında otobüse biniyor, Eskişehir’e gidiyorum. Biraz orada dolanıp, garaja dönüyor, otobüsün nereye gittiğine bile bakmadan başka bir otobüse biniyorum. Artık neresi olursa..Oradan da başka yere…Böyle böyle bütün Türkiye’nin epey bir bölgesini dolaştım. Daha sonra buna gazetecilik yaparken de olanlar eklenince görmediğim il ve kasaba, köy kalmadı neredeyse. Mesela şimdi düşünüyorum da bir tek Hakkari ile Tunceli il merkezini görmedim, Yüksekova’ya gittim ama… İşte bütün bunlar şiirlere yansıdı elbette… “Çaylar Şirketten” biraz da bu günlerin hikayesi…

Şiiriniz yaşamınızla örtüşüyor. Uzun soluklu bir yolculuğa çıkmış gibisiniz.

Şiirimi kendi hayatımdan damıtmaya çalıştım. Yaşadıklarımdan yani. Şiir benim için uzun süren bir yolculuk. Hayat da bir yolculuk değil mi ? Aşık Veysel’in dediği gibi iki kapılı bir handa…

Kendinize özgü bir diliniz var. Halkın kullandığı günlük dille, Divan Edebiyatı dilini çok iyi sentezleyerek son derece uyum içinde kullanabiliyorsunuz.

İzmir’de eskiciler vardır. Bunlar, “eskürbacı” diye bağırırlar. Aslında eski urba alıp, satarlar. Ama bu birleşip eskürbacı olmuş, dillerine yerleşmiş. Türkoloji’de okumamın da yararı oldu; eski yazı öğrendim, eski şiiri okudum. Hem ders olarak, hem de meraktan. Mesela Ece Ayhan’ın kullandığı “karaşın” diye bir sözcük var. Yunus Emre de kullanmış şiirlerinde. Kara’ ya şın eklenerek, karaşın olmuş. Aynı sarışın, mavişin gibi. Sarışın yaşıyor da, karaşın unutulmuş. Ece Ayhan’a sordum bir gün ” bunu bilerek mi kullandın ?” “Ben onu bilinçli kullanmadım” dedi. “Yakup Kadri’nin Nur Baba romanında geçiyor, sözcük hoşuma gitti, oradan aldım, kullandım.”

Türk Yazınında Cezaevi Şiirleri adlı bir antoloji hazırladınız. Uzunca bir süre cezaevi şiirimizde bir okul gibi kabul edildi. Özellikle 1980 sonrasında cezaevi şiirlerinde patlama yaşandı. Şu anda o şairlerden birkaç kişi kaldı. Artık şairler şiirlerinden dolayı pek cezaevine girmiyorlar.

Niye girmesinler? Yılmaz Odabaşı girdi işte.

Eskisi kadar yoğun değil ama. Devlet şiiri tehlike olarak görmüyor mu?

Şiir uslanmadı. Benim bir kitabım var; Şair Cezaevi Kapısında. Cumhuriyet Dergi’de 12 Eylül’den sonra adını koymadan her hafta bir şiir sayfası hazırladım. Her hafta elli altmış mektup gelirdi. Çoğu cezaevindendi. Mehmet Çetin, Özgen Seçkin, birçok kişi orada ilk şiirlerini yayımladı. Hatta Belge Yayınları onların bir kısmını kitaplaştırdı. Yayımlandıkça şiirlerini de geliştirdiler, hapishaneden çıkınca şair oldular. Bence şiiri Özal bozdu. Liberalizmin gelmesi, Sovyet sisteminin yıkılması… Devrimci şiir, sosyalist şiir diyorlar, Papirüs’te, Evrensel’de yayımlanan şiirlere bakıyorum, “Ey işçi, yumruğunu sık, ayağa kalk” demeyi devrimci şiir sanıyorlar. Önce şiir olacak. İnsanı anlatacak. Onun içinde devrim de vardır, aşk da vardır, hüzün de vardır. Özal gelince slogan şairi olmayayım kaygısıyla bireysel şiirler yazıldı. Her şey karmakarışık oldu. Bugün yaşanan da o karmaşa bence…

Şu anda yazılan şiiri beğeniyor musunuz?

Pek çoğunu beğenmiyorum. Ama içimde bir kuşku da var. Ben de 25 yaşındayken Dağlarca bizim şiirlerimizi beğenmezdi. Ama peşinden sürükleyecek, insanı hemen sarsacak şiir de pek çıkmıyor doğrusu. Dağlarca ile Aksaray’da içerdik. Hayatta hiç düzyazı yazmamış. Varlık’ta şiir yayımlıyor, Doğan Hızlan “Böyle şiir mi olur” dediğinde, “Ben ona cevap vermem, öyle bir şiir yazarım ki, küçük dilini yutar” diye cevaplardı. Bugün böyle şiir yazılmıyor. Kelime oyununa dayanan bir şiir var. Gençlerle çok ilgim yok ama, sanıyorum yakın tarihin şiirini bile bilmiyorlar. Kimi hala o kelime oyunlarıyla 2. Yeni’nin kötü örneklerine dayanarak şiir yazıyor, kimi slogana yaslıyor şiirini. Çoğunun Ece Ayhan’ı bile anladığını sanmıyorum.

2. Yeni ile şiire başladınız. Daha sonra toplumcu gerçekçi şiire yöneldiniz…

Başlangıçta 2. Yeni’yi bilmiyordum. Nazım Hikmet’in de iki- üç şiirini lise öğretmenim okumuştu. Yasaktı çünkü. Daha çok Orhan Veli ve Tarancı’nın şiirlerini okuyordum. Zaten öyle çok kitap falan da yoktu. Attila İlhan çok etkili oldu. Mesala ilk şiirlerimi yazdığım defterler duruyor. O defterlerdeki şiirlerime bakınca Attila İlhan etkisi görülüyor. Derken Nazım’ın kitapları yayımlandı. Belli bir akımı takip etmekten çok, değişik şiirler okudum. Necip Fazıl’ın ilk kitabı hala durur. Hem onu okuyordum, hem Ece Ayhan’ı, Edip Cansever’i okuyordum. Şeyh Galip’i okuyordum.

Aşk, evlilik, bağlılık hakkında neler düşünüyorsunuz? Aşkın özel bir yeri var şiirlerinizde?

Asıl zor soru da bu. Üç kere nişanlandım, ama sonunda evlendim. Aklımda o yıllar evlilik yoktu. Yuva kurayım, bir düzen kurayım, param olsun, malım mülküm olsun, evim, arabam olsun diye düşünmedim hiç. Hala da param yok, araba kullanmasını da bilmem. 1981’de babam ölünce tek başıma kaldım. 19-20 yıl önce Bilge ile evlendim. 14 yaşında bir oğlum var. Keşke daha önce evlenseydim. Oğlum daha büyük olurdu. Belki Bilge ile evlenmeseydim şimdi hayatta olmazdım. O zamanlar çok içiyordum. Evlenir evlenmez askere gittim. Yirmi ay Malkara’da, tam da 12 Eylül döneminde er olarak yaptım askerliği.

Son dönemlerde antolojilerin sayısında bir artış oldu. Bu olumlu bir gelişme mi? Nasıl bakıyorsunuz antolojilere?

Antolojiler her zaman vardı. Bu yeni bir şey değil. Şimdi üç tane antoloji çıktı diye tepki gösteriliyor.

Mesela Memet Fuat her yıl edebiyat dergilerinde beğendiği şiirleri toplar, bir seçki yapardı. O da bir tür antolojiydi. Antolojinin bir zararı yok. Bazen şiire ilgi duyanlar hangi şairi okuyayım diye soruyorlar. Açın antolojiyi, okuyun diyorum.

Siz de Abdullah Özkan’la birlikte Boyut Yayınları’na bir antoloji hazırladınız. Bu antolojinin en önemli özelliği, çok geniş kapsamlı olmasıydı. Çok fazla şairi kapsıyor. Ayrıca geleceğe kalıp kalmayacağı belli olmayan, şiiri tam olarak olgunlaşmamış genç isimleri de almışsınız.

Geleceğe kimin kalacağı, kimin kalmayacağı belli değil ki. Mesela 1950’li yıllarda Mehmet Bertan diye bir şair vardı. Dost dergisinde şiirleri çıkardı. Ama kitabı yok. Çok aramama rağmen şiirlerine ulaşamadım. Emin Ülgener diye bir profesör, galiba sağcı bir adam, çok hoş şiirleri vardı. Onu buldum, antolojiye aldım. Bu güne kadar çıkan antolojiler hep bende bitiyordu. Benden sonraki herkes de olsun istedim. Kimse cesaret edemiyor bunları almaya. Projenin başında 500 şair, 500 şiir diye düşünmüştük. Abdullah Özkan devreye girince, her ikimizdeki malzemeler birleşti. Geniş bir şey olsun istedik. Yayınevinin olanakları olmasaydı bu antoloji böyle çıkmazdı. Geniş kapsamlı, ama titiz bir çalışma hazırladık. Şöyle bir yöntem uyguladık; Necip Fazıl’a, Ahmet Haşim’e on sayfa veriyorsak, Cemal Süreya on sayfa oluyorsa bizim kuşak altı sayfa olsun, bizden sonra gelen dört sayfa olsun, bugün şiir yazan genç birine de bir sayfa ayıralım. Ama hiç yanlışlık olmadı mı… Diyelim birinin doğum tarihinde yanlışlık var, bazı şiirlerde yanlışlık var. Bunlar olabiliyor. Yeni baskı yaparsa düzeltilir bunlar da…

Bir de yenileştirme çalışmalarınız var.

1978’de Dünya Çocuk Yılı olduğu için Erdal Öz, bir Evliya Çelebi yapalım dedi. O zamanlar Cem Yayınevi’nin Arkadaş Kitaplar dizisi vardı. Evliya Çelebi yeni yazıyla yazılmıştı aslında. Ben biraz daha Türkçeleştirdim. Muallim Naci’nin kendi çocukluğunu anlattığı “Ömer’in Çocukluğu” adlı kitabını eski yazıdan çevirdim. Şu anda Mevlana’dan 20 tane şiiri yeni yazıyla, şiir olarak yazdım. Ama kimse basmıyor. Mevlana’yı kim okuyacak ki… Sağcı yayınevleri onları basıyor. Cami önünde oturup satıyorlar. Bunlar kendi kültürümüz diye önemsiyorlar.

Yasemin ve Martı adlı kitabınız, birçok şairle ilgili kısa denemeler ve röportajlardan oluşuyor. Bu kitap, genç şairler açısından kaynak niteliğini de taşıyor bence.

O kitabın hikayesi de başka. Ben eleştirmen ya da denemeci değilim. Askerden geldikten sonra Cumhuriyet’te Aydın Emeç kültür- sanat sayfasını yönetiyor. Bana “Şiir kitaplarını yazsana, kimse şiire el sürmek istemiyor “dedi. “Ben eleştirmen değilim” dedim. “Kitapları oku, sana neler verdiyse, izlenimin neyse onu yaz “dedi. Bir de, bir zamanlar şiir yazmış ama unutulmuş kişileri ölüm yıldönümlerinde, bir vefa duygusuyla ele alan yazılar yazdım. Tanınmış şairler için de aynı şeyi yaptım. Aslında derin araştırma, inceleme yazıları değil, izlenim yazıları bunlar.

Çocuk kitaplarınız da var.

Özellikle çocuklar için bir şey yazayım diye düşünerek yazmadım o kitapları. 1978’de böyle bir furya oldu. O dönemde öyle kötü kitaplar çıktı ki… Örneğin Talip Apaydın’ın bir kitabı vardı. Çocuklar bir köye geliyorlar ve su kaynağına el koyuyorlar. Kooperatif kuruyorlar, köylüleri kurtarıyorlar.Yine Erdal Öz, “Sen şu anda yazılanlardan çok daha iyi yazarsın, bir dene” dedi. Cumhuriyet’te çalışan bir çocuk vardı. Matbaada çıraktı o zamanlar. O çocuğu yazmaya başladım. Ben de hayatımda ilk olarak matbaada çalışmıştım. Neyse, böyle bir çocuğun romanını yazdım. Ablası terzi, abisi sendikalı bir işçi. Erdal pek beğenmedi. Neyse, ben o romanı yırttım, attım. İkinci Baskı adıyla şiir olarak yazdım. Şiir çok beğenildi. Ankaralı fotoğrafçılar afiş yaptılar. TRT’de o zaman Serpil Akıllıoğlu, Çetin Öner, Ziya Öztan bir ekipti. Bu kitabı belgesel olarak filme çektiler. O film TRT’de kaldı. 12 Eylül’de yakıldığı falan söylendi. Sonuçta, 1986’da benim oğlan doğunca “tilki tilki saat kaç” diye masallar okuyorduk, bunları yazayım diye düşündüm. Ama ille de çocuk şiirleri yazayım diye bir kaygım olmadı.

Röportaj dalında da ödülünüz var. Ayrıca gazetecisiniz. Bunların şiirinize katkısı oldu mu?

Mehmet Kemal “Gazetecilik, şairliği öldürür”der. Bir anlamda doğru. Hem yararı oldu, hem de zararı. Yararı şu; gazetecilik yaptığım için, nerdeyse bütün Anadolu’yu dolaştım, bir sürü insanla tanıştım. Bunlar şiire girdi, fakat şiirde kullanacağım malzemeyi gazete yazılarında kullanmak zorunda kaldım. Zararı da işte bu.Yazılarımda kimi cümleler ise mısra gibi olmaya başladı. Böylece de şiirlerimde kullanacağım imgeler, gazete yazıları içinde kaybolup gitti. Ödüle gelince, hiçbir yarışmaya katılmadım. 1989 yılıydı sanırım, Bulgaristan’dan akın akın Türkler geliyordu. Kapıkule’ye gitmiştim. Orada gördüklerimi “Kapıkule Vatansızları” adıyla yazmıştım. O yıl Gazeteciler Cemiyeti tarafından düzenlenen yarışmada röportaj dalında yılın gazetecisi seçildim.

“Şiir zamana karşı durandır” diyorsunuz bir dizenizde

Söylediğiniz şey, eğer kötüyse, zaman içinde eriyecektir. İyiyse, zamana, ölüme karşı duracaktır. Aziz Nesin otuz yıl kadar önce şöyle yazmış, ” Dünya yüzünde söylenmemiş hiçbir söz yoktur” diye. Hatta bir örnek veriyordu. En güzel şiir bir eskimo şiiriymiş. O da iki kelime. “Ağlama/ ölmeyeceğim.” Bakıyorsun söylenmemiş bir söz yok ama, önemli olan o sözü nasıl söyleyeceğin. Aşkı herkes yazmış. Kuşlar bile birbirlerine bir şey söylüyor. Ne söylediğin kadar nasıl söylediğin önemli.

Sizin bir çok şiiriniz şarkı sözü oldu. En son Teoman bir şarkısında sizin “babamın öldüğü yaştayım ” imgesini kullanmış. Ne güzel bir imge bulmuş diye düşünmüştüm, sonra sizin imgeniz olduğunu fark ettim. Merak ettim, haberiniz var mı? İlgilendiniz mi?

Teoman’ ı şahsen tanımıyorum. Ama şarkılarını biliyorum. Demek okuyan bir çocukmuş. Türk Edebiyatında bir ara çoktu böyle şeyler. Mesela 60’lı yıllarda Ülkü Tamer’le, İlhan Berk hep kavga ederlerdi. İlhan Berk’in her şeyi çaldığını söylerlerdi. Hatta edebiyat dergilerinde yazılar çıkardı. Ondan çalmış, bundan çalmış gibi. Eğer ararsak Ataol’un şiiriyle benim şiirim arasında ortak yanlar bulunabilir. Aynı çağda yaşıyorsun çünkü. Teoman’ın kullandığı o dize Pusula adlı şiirimdendir. Olabilir… İlhan Selçuk bir gün şunu sormuştu bana; “bir mısra var “yakana kan gülleri takayım/ bir o yana bir bu yana.” Bu mısra Enver Gökçe’de de var, Ahmet Arif’te de var. Hangisine ait bu mısralar” diye.. Kim kimden çalmış?Aslında bu, bir halk türküsü… Aynı dönemde yazmışlar.İkisi de kullanmış dedim.

“Nice acılardan süzülmüş gençliğim” diyorsunuz bir şiirinizde. Nasıl acılar bunlar ?

Rahat bir yaşam sürmedim ki, yedi yaşından beri çalışıyorum. Kolejde okumadım, yabancı dil bilmem (bu en büyük sıkıntımdır) Gazetecisin, yurtdışına gidiyorsun, yabancı dilin yok. Bu çağda insanın bir değil, beş dil öğrenmesi lazım…

Bir şair olarak son arzunuz?

Bir genç Dağlarca’ya “Bana şiir yazmayı öğret” demiş. 1946-47 yılları sanıyorum. Dağlarca “önce bir deftere gazel tarzında, bir deftere kaside, bir deftere Orhan Veli gibi şiirler yaz” demiş. Sonra da “bak,” demiş, “Allah, sağ kolunu keseceğim, İstanbul’un en büyük şairi olacaksın. Öyle bir yetenek vereceğim sana.” dese ne yaparsın. “Kessin” demiş çocuk. “Sol kolunu keseceğim Türkiye’nin en büyük şairi olacaksın, sağ bacağını keseceğim, Balkanların en büyük şairi olacaksın…” Yeter, demiş çocuk. Başlarım şairliğe. Dağlarca diyor ki, bir göz bebeğim kalsın, bir de yazacak bir parmak. Ben şiir yazayım. Son arzum bu işte. Bu çileye katlanmazsan şair olamazsın. Başka ne arzum olsun ki…

(Cumhuriyet Kitap, 22 Şubat 2001)