• Kişisel
  • Kitaplık
Ufuk Lüker
  • Ana Sayfa
  • Şiir
  • Öykü
  • Müzik
  • Sinema
  • Yazın
  • Görsel
  • Ara
  • Menu Menu
Öykü

Sabahattin Ali – Sırça Köşk

Bir zamanlar boş gezmeyi iş yapmaktan çok seven üç arkadaş varmış. Bugünden yarına geçinmek, gittikleri yerlerin birinden yüz bulsalar, beşinden kovulmak canlarına tak demiş. Alın teriyle kazanıp gönül rahatlığıyla yemeyi de gözlerine kestiremezlermiş, çünkü elleri işe yatkın değilmiş. Bir gün, uzun bir yolculuktan sonra, yüksekçe bir tepede oturup aşağıdaki ovada yayılan büyük bir şehre garip garip bakarlar, acaba bu bilmediğimiz yerde nasıl karşılanacağız, diye acı acı düşünürlerken, içlerinden birinin aklına yaman bir fikir gelmiş, hemen yerinden fırlayıp:

-Gelin benimle beraber, bu şehirde sırça köşk yapalım; ömrümüzün sonuna kadar bolluk içinde, rahat yaşarız!- demiş.
 

Ötekiler:

-Bu sırça köşk de nedir?- diye sormuşlar, beriki:

-Durmayın, vakit kaybetmeyelim, yolda anlatırım!- diye onları peşine takmış, bayırdan aşağı kuş gibi hızla inmeye başlamışlar.
Elebaşı yolda üç beş sözle arkadaşlarına şehire varınca nasıl davranacaklarını öğretmiş.

İndikleri şehir, o memleketin başşehri imiş. Bu memlekette bütün millet çalışır, herkes elinden gelen işi yapar, kendi başına buyruk, beyler gibi yaşarmış. Tarlalarda, dükkanlarda insanlar arı gibi çalışır, kazanan kazanamayana destek olur, malını lüzumuna göre başkasıyla değişir, kavgasız dövüşsüz, efendisiz uşaksız, ömrünün sonunu bulurmuş. Gündelik işlerini gördürmek, nizalarını yatıştırmak için aralarından seçtikleri adamlar hemşerilerine hizmet etmekten başka şey düşünmez, zorbalığı akıllarından bile geçirmezlermiş.

Bizim üç ahbap geldikleri sırada şehrin pazarıymış. Sokaklarda ekinler, yemişler, dokumalar, kumaşlar, demirler, kömürler küme küme durur, alıcı ile verici aracısız iş görürmüş.

Ahbaplar, önceden aralarında sözbirliği ettikleri üzere, sokaklarda aylak aylak dolaşıp etraflarına bakarlar, başlarını sallayıp, yanlarından geçenlere duyuracak şekilde:

-Allah allah… Amma da acayip memleket ha!..- diye söylenirlermiş.

Bir sokak gitmişler, öbür sokağa varmışlar; ondan çıkıp başkasına dalmışlar, ama hep şaşkın şaşkın aynı sözleri tekrarlamışlar. Gitgide arkalarına bir sürü meraklı takılmış, bu yabancılar memleketin nesini acayip buldular acaba? diye aralarında soruşturmaya başlamış. Nihayet birisi dayanamayıp yabancılara sormuş:

-Neye şaşırıyorsunuz Allah aşkına?-

Ahbapların elebaşısı:

-Yahu, sizin memleketin sırça köşkü nerede?- diye öğrenmek istemiş.

-Ne sırça köşkü?-

-Nasıl? Sizin sırça köşkünüz yok mu?-

-O da neymiş?-

Elebaşı yanındaki dostlarına dönüp:

-Aman yarabbi, daha sırça köşkün ne olduğunu bilmiyorlar. Böyle memlekette durulmaz, hemen yolumuza gidelim!- demiş.

Şehir halkını daha çok merak sarmış. Ahbapların peşini bırakmamışlar. Beş on adım sonra önleyip tekrar sormuşlar:

-Canım, neymiş şu sırça köşk? Anlatın bakalım, pek lüzumlu bir şeyse belki biz de yaparız!-

-Lüzumlu ne demek? Sırça köşkü olmayan şehir, sırça köşke bağlanmayan memleket olur mu?.. Haydi dostlar gidelim!..-

Halk, aralarında ayaküstü bir danışmışlar, sonra yabancıların yanına sokulup:

-Bizim başka şehirlerden ne diye noksanımız olsun? Mademki bu kadar lazımmış, hadi hep beraber şu sırça köşkü yapıverelim!- demişler.

Yabancıların elebaşısı:

-Olmaz… Olmaz… Sırça köşkü yapmak o kadar kolay değil… Masraf ister, malzeme ister, işçi ister. Bırakın bizi de sırça köşkü olan şehire gidelim!- demiş. Ama halk bırakmamış, -Ne lazımsa verelim, kimselerin memleketinden aşağı kalmak istemeyiz!- diye direnmiş.

Oturup hesabını yapmışlar, hemen işe başlamışlar. Üç ahbap sırça köşkün mimarlığını üstüne almış, halk aralarından işçi seçmiş, arabacı ayırmış, şehrin en büyük meydanına kum taşımaya, kömür getirmeye başlamış. Bir kısmı da bu işte çalışanlara yiyecek, içecek getirir, giyim eşyası tedarik edermiş. Nihayet camlar eritilmiş, sırça duvarlar yükselmiş, bir kat tamam olunca, üç ahbap içine yerleşmişler, halka demişler ki:

-İşte, sırça köşk oldu demektir. Daha tamam değil, memleketinizin şanına layık büyüklükte değil ama, o da olur. Şimdi bunu iyi muhafaza etmek lazım, büyütmek lazım, adam ayırın, yiyeceği içeceği artırın, aranızdan seçtiğiniz adamları da dağıtın, biz her işinize bakarız…-

Halk, artık bir sırça köşkümüz var, diye sevinmiş, kendi yediğinden, giydiğinden kesip sırça köşkte oturanlarla onların hizmetine ayrılanlara vermeye başlamış. Az sonra sırça köşkten emir çıkmış:

-Bir kat daha çıkmak lazım. Burası hem bize; hem hizmetimize bakanlara dar geliyor.-

Arabalar yeniden kum taşımış, sırça köşkün efendileriyle onlara hizmet edenlere, yapıda çalışanlara davarlarla koyun, çuvallarla ekin, küfelerle yemiş getirmiş. İkinci kat tamam olunca, üç ahbap oraya da halk arasından kendi işlerine yarayabilecek olanları seçip yerleştirmişler. Onlar da burada ekmek elden su gölden yaşamanın tadını alınca, sırça köşkün çok lüzumlu bir şey olduğuna inanmışlar, hemşerilerini de inandırmak için gayrette kusur etmemişler.

Bu yolda sırça köşk yükseldikçe yükselmiş, kat üstüne kat binmiş. İçi oldukça dolmuş, sırça köşke girmenin kolayını bulan ordan çıkmak istemez, bunun tersine dışarda kalanlar yolunu bulup içerde bir yer kapmaya uğraşırmış. Ama sırça köşkte oturanlarla onlara hizmet edenleri beslemek de halkın belini pek bükmüş. Aralarında homurdananlar türemiş. Bir aralık:

-Sırça köşk lazım, anladık, ama bu kadar çok odaya, bu kadar hazır yiyiciye ne lüzum var?- diye şöyle bir görünecek olmuşlar. Üç ahbabın elebaşısı onlara her odanın vazifesini iyice anlatmış:

-İşte- demiş, -şu odada ben otururum, sırça köşkün başında ben varım, bensiz bu iş yürür mü? Ben olmasam sırça köşkünüz olur muydu?.. Şu odalarsa baş yardımcılarımızın… Ta gurbet ellerden gelip sizi sırça köşke kavuşturduk, biz idare etmesek ne köşk kalır, ne siz kalırsınız!-

Halk:

-Pekala- demiş, -ama bir sürü aylakçının ne lüzumu var? Mesela şu odadaki ne iş görür?-

-O mu? Ne diyorsunuz? Sırça köşke giren malların hesabına o bakar; bu malları toplayanların başıdır. O olmasa, hiçbiriniz verdiğinizin nereye gittiğini bilemezsiniz. Buna gönlünüz razı olur mu?-

-Eee… şu odadaki?-

-Sırça köşke zamanında mal göndermeyenleri, noksan mal gönderenleri, sırça köşkün kadrini bilmek istemeyip ona kastedenleri arar bulur… Öyle sütü bozukları başıboş bırakmak olur mu?-

-Peki, ya şurdaki?-

-Sırça köşke girip çıkanların defterini tutar.-

-Bunu da anladık, ya bu odadaki?-

-Sırça köşkün odalarını süpürtür…-

Halk ne sorduysa cevabını almış, bütün odalarla bu odalarda aylak oturan insanların pek lüzumlu olduğuna inanmış; çünkü bunların kimi sırça köşkün ışıkçı başısı, kimi döşekçi başısı, kimi onun yamağı, kimi yamağının yamağı imiş. Eh, artık bir sırça köşk olduktan sonra, onun hizmetine bakanlar, sonra bu hizmete bakanların hizmetine bakanlar elbette olacakmış. Ama sırça köşktekiler arttıkça, halkta onları doyuracak takat kalmamış. O zaman sırça köşkün adamları gelip herkesin yiyeceğini, giyeceğini zorla almışlar. Ayak direyenleri götürüp sırça köşkün bodrumuna kapamışlar. Halk, başına kendi sardırdığı bu beladan kurtulmaya kalkışamazmış; çünkü sırça köşkün adamları, gezdikleri, dolaştıkları yerde, onun hiçbir kuvvetin yıkamayacağı kadar sağlam olduğunu söyler, saf kimseleri buna inandırır, inanmayanları ise bin bir zulüm, bin bir hile ile sustururlarmış. Sırça köşkün de gözü doymak bilmez, istedikçe istermiş. Baştakiler doğuştan tembel oldukları, sonradan yanaşanlar da çalışmayı çoktan unuttukları için, kendilerini besleyenlere, buna karşılık bir şeyler borçlu olduklarını akıllarına bile getirmezler, yalnız birbirlerinin hizmetine bakarlar, memleketin halkına, bir köylünün inekleriyle köpeklerine baktığı kadar bile göz kulak olmazlarmış. Ama halkın gözü yıldığı için elindekini avucundakini vermiş. Artık bir gün verecek bir şeyi kalmamış, çünkü sırça köşkten çıkan bir emirle herkes elindeki son koyunu da vermeye çağrılmış. Getirmişler, teslim etmişler, söve saya dağılmaya başlamışlar. Onların böyle homurdandığını, artık verecek bir şeyleri kalmadığı için korkacak bir şeyleri de olmadığını fark eden bizim ahbapların elebaşısı sırça köşkün balkonuna çıkmış, sesini tatlılaştırıp onlara demiş ki:

-Ey millet, birçok şeyler verdiniz, büyük sıkıntılara katlandınız, ama dostun düşmanın hayran olduğu bir sırça köşk elde ettiniz. Onun azameti, onun parlaklığı yanında üç beş çuval ekin, dört beş davar nedir ki?.. Biz sizin şanınız, şerefiniz için çalışıyoruz, sizin iyiliğinizden başka bir şey düşünmüyoruz. Bakın, bugün getirip bıraktığınız koyunların bile hepsini yemedik, boğazımızdan kestik, bir kısmını size geri vereceğiz. Bütün koyunların kelleleri halka dağıtılsın!-

Sırça köşkten çıkan birçok hizmetkar, biraz önce oraya canlı olarak giren, şimdi kesilip, yüzülüp kebap edilmeye başlanan koyunların kafalarını halka dağıtmışlar.

Kelleyi alanlar dağılmak üzereyken içlerinden biri elindeki başa bakarak hayretle bağırmış:

-İyi ama bu başın beynini almışlar!-

Elebaşı balkondan seslenmiş:

-Öyle… Fakat siz beyni ne yapacaksınız? Pişirmesini bilmez, ziyan edersiniz!-

Başka biri:

-Peki, ya bu başların dili de yok!- diye haykırmış. Elebaşı aşağıya doğru eğilmiş:

-Canım, dilin size lüzumu yok! Yemesini beceremezsiniz!-

Bir üçüncüsü:

-Yahu, bu kellelerin gözlerini de çıkarmışlar!-

Elebaşı ona da cevap vermiş:

-Siz o gözün de nasıl kullanılacağını bilemezsiniz, vazgeçin ondan da…-

Bunun üzerine halk, beyinsiz, dilsiz, gözsüz kelleleriyle dağılmak üzereyken, aralarında canından bezmiş biri:

-Böyle başın da bana lüzumu yok!- diyerek, boynuzundan tuttuğu kelleyi fırlatıvermiş. İşte o zaman herkesin şaştığı bir şey olmuş; hızla gidip sırça köşke çarpan kelle orada -Şangır!..- diye koskocaman bir gedik açmış. Halk her şeyden sağlam, hiçbir zaman yıkılmaz, kırılmaz bildiği o koskoca sırça köşkün bu kadar çürük olduğunu görünce, elindeki kelleleri birbiri arkasına ona fırlatmaya başlamış, göz açıp kapayıncaya kadar tuzla buz olan sırça köşk çökmüş, yıkılmış, içindekilerin çoğu cam kırıklarının altında ezilmiş, kapıya yakın yerlerdeki beş on kişi zor kurtulmuş…

Halk sırça köşkün enkazını çabuk temizlemiş, dünyada onsuz da yaşanabileceğini anlayarak eski hayatına dönmüş, işini yine arasından seçtiği adamlara gördürmüş, ama sırça köşkün kötü hatırasını uzun zaman zihninden çıkaramamış. İhtiyarlar çocuklarına ondan bahsederlerken, şu nasihatı vermeyi unutmazlarmış:

-Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter.-

(Sabahattin Ali, 1945)

Etiketler: Sabahattin Ali
Bu gönderiyi paylaş
  • Share on Facebook
  • Share on Twitter
  • Share on Tumblr
  • Mail üzerinden paylaş
Beğenebilecekleriniz:
Sabahattin Ali – Viyolonsel
Sabahattin Ali – Bir Aşk Masalı
Sabahattin Ali – Millet Yutmuyor
Sabahattin Ali – Böbrek
Sabahattin Ali – Cıgara
Sabahattin Ali – Çirkince

Site içerisinde ara

Son Eklenenler

  • Deniz Durukan – Refik Durbaş İle
  • Ahmed Arif – Basübadelmevt
  • Ahmed Arif – Tutuklu
  • Ahmed Arif – Yurdum Benim Şahdamarım
  • Cemal Süreya – Bir Şair: Ahmed Arif

Site istatistikleri

  • 4
  • 702
  • 534
  • 4.211.369
  • 4.421.834

Takip et

Instagram @ufukluker

RSS [Kişisel] Son okuduklarım

  • Şüpheli X (Detective Galileo, #1)
  • Bir Noel Hikâyesi
  • Çarpık Evdeki Cesetler
  • Kırmızı Buğday
  • Yeşil Peri Gecesi (Kapak Kızı, #2)
  • Altıncı Koğuş - Seçme Hikayeler
Etiketler
Guy de Maupassant Arkadaş Z. Özger Sabri Altınel Hasan Hüseyin Korkmazgil Günter Kunert Akgün Akova Afşar Timuçin Fakir Baykurt Şükran Kurdakul Asım Bezirci Cahit Sıtkı Tarancı Gülten Akın Ahmet Oktay Ahmet Muhip Dranas Kahraman Altun Suat Taşer Altay Öktem Kutsiye Bozoklar Paul Eluard Nihat Behram Yaşar Kemal Süleyman Çobanoğlu Resul Rıza Suat Vardal Oktay Rifat Aziz Nesin Gülseli İnal Hasan İzzettin Dinamo Orhan Murat Arıburnu Ziya Osman Saba Ece Ayhan Oruç Aruoba Ingeborg Bachmann Lale Müldür Adnan Binyazar Edip Cansever Suat Derviş Murathan Mungan A. Hicri İzgören Ahmet Necdet Attila İlhan İbrahim Karaca Faruk Nafiz Çamlıbel Konstantin Simanov Cemal Süreya Cahit Irgat Pablo Neruda Sennur Sezer Zafer Ekin Karabay Metin Altıok Tevfik El Zeyyad Mehmet Başaran Bertolt Brecht Abdülkadir Bulut Conrad Aiken Metin Demirtaş Özkan Mert Oktay Taftalı Kenneth Rexroth Heinz Kahlau Gabriel Celaya A. Kadir Ümit Yaşar Oğuzcan Blas De Otero Yaşar Miraç Ülkü Tamer Kemal Özer Goethe Yi Men Erdal Alova Ahmet Telli Rıfat Ilgaz Philippe Soupault Asaf Halet Çelebi Sezai Karakoç Behçet Necatigil Seyhan Erözçelik Metin Eloğlu Sinan Kukul Neşe Yaşın Ahmet Ada Yılmaz Güney Nahit Ulvi Akgün Sabahattin Kudret Aksal Özdemir Asaf Necati Cumalı Turgay Fişekçi Bilgin Adalı Sandor Petöfi Eugene Guillevic Sun Yu-T'ang Abdülkadir Budak Turgut Uyar Louis Macneice Can Yücel Hasan Basri Alp Yannis Ritsos Liana Daskalova Özge Dirik Jose Marti Konstantinos Kavafis Nikola Vaptsarov Barış Pirhasan Landscape Vecihi Timuroğlu Özdemir İnce Fethi Giray Federico Garcia Lorca Cahit Zarifoğlu Kemalettin Kamu Fazıl Hüsnü Dağlarca Enis Batur Cahit Külebi Arif Damar İsmail Uyaroğlu Haydar Ergülen Vladimir Mayakovsky İsmet Özel Hasan Biber Fang Vei Teh Oğuz Atay Tove Ditlevsen Nicolae Dragos Erdal Öz Sabahattin Ali Miguel Hernandez Cevdet Kudret Mehmet Yaşin Yılmaz Odabaşı Adnan Özer Bedri Rahmi Eyüboğlu Sandor Forbath Ozan Telli Ataol Behramoğlu Füruğ Ferruhzad Ömer Bedrettin Uşaklı İlhan Berk Kerim Korcan Yaşar Nabi Nayır E. E. Cummings Bekir Yıldız Melih Cevdet Anday Feyzi Halıcı Refik Durbaş Vedat Türkali Nazım Hikmet Türkan İldeniz Jesus Lopez Pacheco Celal Sılay Kemal Burkay Orhan Veli Kanık Dido Sotiriou Cevat Şakir Kabaağaçlı Ercüment Behzat Lav Yorgo Seferis Louise Gareau Des Bois Salah Birsel Müştak Erenus Bejan Matur Sait Faik Abasıyanık Veysel Öngören Vyaçeslav Ivanov Enver Gökçe Vasko Popa Berin Taşan Adnan Yücel Ahmed Arif Hilmi Yavuz Behçet Aysan Halim Şefik Güzelson Cengiz Bektaş Mehmed Kemal Şükrü Erbaş İlhami Bekir Tez Kostas Kleanthis Adalet Ağaoğlu Peter Abrahams Talip Apaydın Memet Fuat Orhan Kemal Ahmet Erhan Behçet Kemal Çağlar Birhan Keskin Süleyman Nesip
by Ufuk Lüker
  • 500px
  • LinkedIn
  • Youtube
Sabahattin Ali – Koyun MasalıSabahattin Ali – Kamyon
Sayfanın başına dön