Ülkü Tamer İle

Şair, çevirmen, oyuncu, hikayeci ve öğretmen, yayıncı… Bunlar benim takip edebildiğim ve tespit edebildiklerim. Bilmediğimiz başka bir yönünüz var mı?

Aslında var. Benim üyesi olduğum tek dernek ne derneği biliyor musunuz?

Ne derneği?

Türkiye At Yarışı Yazarları Derneği. Ben o derneğin üyesiyim.

At yarışı!..

At yarışı… Ama hiç at yarışıyla ilgili bir yazı yazmadım. Böyle bir derneğin üyesiyim.. Bunu şunun için söylüyorum, bu saydıklarınız dışında bir de at yarışı meraklısı diyebilirsiniz. Çok uzun yıllardır…

Peki bu konuda yazdınız mı hiç?

Yazmadım. Kısa bir iki röportajım yayımlandı, at yarışıyla ilgili. O kadar…

Peki. Ben sizin çok çalışkan bir edebiyat adamı olduğunuzu biliyorum. En azından şunu biliyorum: Yetmişin üzerinde çeviri kitabınız var. Ayrıca az önce saydığım şairliğiniz, hikayeciliğiniz, oyunculuğunuz var. Bütün bu işlerin altından nasıl bir enerjiyle kalkıyorsunuz?

Bu benim için aslında bir yaşama biçimi. Yani bunların hepsini birden aynı anda yapmıyorum zaten. Böyle bir şey olamaz.

Bir ara oyunculuk yaptım, beş yıl kadar sürdü: Ama neyse ki tam zamanında bıraktım onu çünkü çok kötü bir oyuncuydum. Öğretmenliğim bir buçuk yıl sürdü, yedek subaylığım sırasında. Şu anda benim sürdürdüğüm yazmak ve çeviri yapmak. Onun dışında benim çok başka ilgilerim yok. Dolayısıyla neredeyse bütün vaktimi yazmaya ve çeviri yapmaya ayırabiliyorum.

Yani sadece hayatınızın belli dönemlerinde…

Evet, belirli dönemlerinde yayıncılık oldu, oyunculuk oldu, öğretmenlik oldu ama yazmak ve çevirmek hep sürüp gitti.

Peki. Ben özellikle şiirlerinize yönelmek istiyorum. Gerçi düzyazılarınızda da aynı şeyi yakalamak mümkün; şiirlerinizde ya da düzyazılarınızda hep “çocukça” olan bir taraf var. Sanki çok kötü olan bir durumda o çocuk bile alay ediyor, karşı koyuyor. Ülkü Tamer’in bu çocukla iyi anlaştığını söyleyebilir miyiz?

Evet, bu galiba kendi içimdeki çocuk. Benim çok tekrarladığım bir söz var, Amado’nun bir sözü. Benim en sevdiğim sözlerden biri: “insanın anayurdu çocukluğudur”. Bu bence çok doğru, benim de anayurdum çocukluğum..

Ben çok güzel bir çocukluk geçirdim Antep’te. Antep’te doğdum, büyüdüm. Çocukluğum çok iyiydi. Tabii, benim temelimi onlar kurdu, o Antep kurdu. Benim çocukluğum bu kentin izlerini taşımakta, ister istemez. Özellikle çocukluğumun sinemaları… Ben belki edebiyattan çok sinemaya merak duydum.

Bu şiirlerinizde de var zaten. Şiirlerinizde, anlatılarınızda görsel bir yan var.

Benim en sevdiğim sanat dalı galiba sinema. Tabii edebiyat da birinci sırada ama sevgi olarak söylüyorum. Özellikle benim çocukluğumun sinemaları, çocukluğumun filmleri, çocukluğumun oyuncuları bende çok büyük izler, etkiler bıraktı. Tabii bizim dönemimizdeki çocukluk, özellikle Antep gibi taşra kentindeki çocukluk ne bugünün çocukluğuna ne de bugünün büyük kentlerindeki çocukluklara benziyor.

Bir soruyla araya girebilir miyim; o günlerin çocukluk fotoğrafıyla bugünün fotoğrafı arasındaki en belirgin fark nedir?

Şimdi en belirgin fark galiba bizim dönemimizdeki çocukluk biraz daha yaratıcı bir çocukluktu. Bu kadar büyük olanaklar yoktu. Ne bileyim, bir bilgisayar oyunları, çeşitli birtakım elektronik kolaylıklar yoktu. Yani hazır gelmiyordu hiçbirşey.

Bu, yaratıcılığı pekiştiren bir şey miydi?

Yaratıcılığın kaynaklarından biri bu oluyordu. Şimdi benim şiirlerimden birinde de bu var. Mesela çok varlıklı bir ailenin çocuğu gibi sallanan at alır, ona biner, onu at olarak görür. Yoksul çocuk ise bir sopayı eline geçirdiği zaman onun üstüne binip koşturmaya başlar. O sopa onun için artık bir attır. Yani bunlar yaratıcılığın ip uçlarıdır.

Biz çocukluğumuzda, bugünün olanakları olmadığı için, biraz daha yaratıcı olmak mecburiyetindeydik. Mesela bir sopanın üstünde koştururken, Antep’te bir sopanın üstüne binmiş bir çocuk değil de çok ünlü bir kovboyduk. Ya da elimize bir sopa alıp kılıçlaşmaya başladığımız zaman birer Errol Flynn oluyorduk, denizlerde korsanlar oluyorduk. Şimdi bilgisayar başına geçip bir iki tuşa basınca dünyalara girmek mümkün. Bizim dönemimizde böyle bir şey yoktu. Biz keyifli yaşayabilmek için yaratıcılığımızı harekete geçirmek zorundaydık. Burada tabi en belirgin kaynağımız da sinemaydı. Sinemadan başka bizim hiçbir eğlencemiz yoktu.

O dönemden hatırladığınız, en sevdiğiniz filmler hangileri?

Tabi, bir kere o zamanın kovboy filmleri, E. Flynn’in filmleri… Daha çok serüven filmlerine bayılırdım. Yüzlerce film var, mesela bir King Kong filmini ben en aşağı yirmi kere görmüşümdür.

Kaç yaşındaydınız?

İlkokula gidiyordum…

Yani bugünün çocukları teknolojiye bağlılar, şöyle bir şey diyebilir miyiz?

Birçok şey hazır geliyor, yapılmış olarak geliyor onlara.

Çocukluğu besleyen şeyler, o imgelem, düş kurma, hayal zenginliği bugün yitirildi mi?

Yitirilmedi de belki biraz daha az yaşıyor onu. Şimdi çok renkli bir dünya var önünde, demin söylediğim bilgisayar oyunları gibi başka birtakım olanaklar… Fakat o renkli dünya çocuğun iç dünyasını biraz daha renksiz kılıyor çünkü o yaratıcılık daha az harekete geçiyor.

Tabii, her dönemin kendi değerleri var, bizim dönemimizde öyleydi, bugün böyle, yarın belki başka türlü olacak. Ben bunu, bizim çocukluğumuz daha iyiydi şimdiki çocuklara yazık anlamında söylemiyorum. Bugünün çocuklarının da kendi değerleri var. O değerleri yarına taşıyacaklar onlar da. Biz başka şeyleri taşıdık kendimizle birlikte, onlar başka şeyleri taşırlar, yarının çocukları başka şeyler taşıyacaklar.

Ama sonuçta, sizin çocukluğunuzla bugünün çocukluğu arasında çok belirgin bir fark var.

Ben, benim zamanımdaki çocukluktan, çocukluğumdan memnunum. Bugün çocuk olmak istemezdim. Birçok şey hazır gelmedi, ben benim çocukluğumu yeğlerim.

Peki; ilk şiir yazdığınız yıllara değinmek istiyorum. Ne zaman ve nasıl başladı? Az önce anlattığınız gibi renkli bir çocukluk geçirdiniz ve ilk ne zaman şiirle yüz yüze geldiniz?

Ben şiirle ilkokulda yüz yüze geldim. Okumayı çok severdim. Annem okurdu, kitap okumayı seven bir insandı, babam çok fazla kitap okumayı sevmezdi. Az kitap okurdu ama sürekli gazete, dergi okurdu; özellikle bizim çok okumamızı sağlamak için büyük bir kitaplık hazırlamıştı. Remzi Kitabevi’nin dünya klasikleri, MEB’in klasikleri, başka yerli, çeviri romanlar… Yani öyle bir kitaplık vardı ki ben daha ilkokuldayken evimizde Dostoyevski’ler, Tolstoy’lar, Çehov’lar, Dickens’lar…böyle büyük bir hazine vardı evimizde. Biraz daha büyüyünce ben elimin altında böyle bir hazine buldum. Okumayı da seviyordum, dolayısıyla ben o hazineden elbette çok yararlandım.

Şiirle ben ilkokulda tanışmaya başladım; şiir okurdum, annem de bana okurdu, ben yazmaya çalışırdım, uydurma birtakım şeyler… Bu ortaöğrenimim sırasında da sürdü. Kolejde ben okumaya başladığım zaman kısa sürede tabi ilgilere göre arkadaşlıklar beliriyor, bizde de hemen böyle bir arkadaş topluluğu beliriverdi. Anıl Meriçelli, Spiro Kosto, Güner Olgun, ben… Edebiyatla ilgilenen daha çocuk yaşta kişiler bir araya geldik, edebiyat konuştuk, şiirler okuduk, yazmaya çalıştık. Okul sıralarında başladı benim şiirle ilişkim.

Yani kolej sıralarında?

Kolej sıralarında ama tabii ilkokulda da uydurma şeyler yazıyordum. Bu biraz daha bilinçli bir şekilde yazılmaya başladı. Pazar Postası‘nda ilk şiirlerim çıktığı zaman ben kolejde öğrenciydim. Benim ilk şiirim Kaynak dergisinde yayımlandı, 1954 ‘te. O sırada kolej öğrencisiydim ama daha sonra düzenli biçimde çıkmaya başlaması da yine kolej yıllarına rastlar.

Çok uzun zamandır yeni bir şiir kitabı yayımlamadığını biliyorum. Yanılmıyorsam 1986’daki Antep Neresi kitabıydı en son…

Antep Neresi, Yanardağın Üstündeki Kuş’un bir bölümüydü. Toplu şiirlerle birlikte yayımlanmıştı ilk kez.

Yani oniki, onüç yıldır yeni bir kitap yok. Peki, yeni bir kitabın müjdesini verebilecek misiniz?

Müjde demeyeyim ben buna da var, yeni bir kitap var. İlkbaharda yeni bir şiir kitabı olacak. Ben çok şiir yazan biri değilim, az şiir yazıyorum. Ben şeyden çok korkuyorum; şiir yazarken, bir yerde o “korkulu ustalık” denilen şeyden çok korkuyorum. Belirli bir konuda insan artık çok rahat yazmaya başladığı zaman ben ondan kaçınmaya çalışıyorum. Başka acemiliklerin peşine düşüyorum. Yazdıklarımın, araya kopya kağıdı konmuş gibi, birbirini tekrarlamasından çok korkuyorum. O yüzden ben bir konuda böyle yazacağım artık yazdım dediğim zaman başka şeyler arıyorum.

Belki bu özelliğiniz dolayısıyla hayatınızın bir döneminde yayıncılık, oyunculuk yaptınız?

Tabi, tabi… Bir de sanatçının çok geniş ilgi alanlarının olmasından hoşlanıyorum. Bakıyorum bir filmci sadece filmini düşünüyor, bir yönetmen sadece sinemayı düşünüyor, bir ressam sadece renklerle ilgili… Ama bir de öyle sanatçılar var ki, benim tanıdığım çok sanatçı var böyle, karikatür yapıyorsa edebiyatı da biliyor, sinemayı da çok iyi biliyor, tiyatroya gidiyor… Ne bileyim ilgi alanı ne kadar geniş olursa ben o kadar başarılı olacağına inanıyorum.

Bütün bu geniş ilgi alanı ve hareketli hayat içerisinde şiire dilediğiniz kadar vakit, ayırdınız mı, ayırabildiniz mi?

Ayırıyorum. Şiire vakit ayırmak demek belli bir saatte masa başına geçip yazmak demek değil sadece, şiiri yaşamak. Ben günümü yaşarken şiiri de birlikte yaşıyorum, onun için elbette ayırıyorum. Yani o benim için hep var.

Evet bu noktada bana göre de iki türlü yazar var. Biri odasına kapanıp sadece kendi yazdığı ile ilgili, öteki ise dışarıdaki hayatla ilgili…

İşte ben o tür yazarları seviyorum, insanları seviyorum. Konuşmamızın başında At Yarışı Yazarları Derneği üyesiyim dedim, at yarışlarına, giderim dedim, bu da yaşamımın içindeki renklerden biri. Yani benim at yarışçılarıyla ahbaplıklarım var, sinemada teknisyenlerle ahbaplıklarım var, Antep’teki çocukluğumdan kalan birtakım kişilerle ahbaplıklarım var. Ben oturduğum evden sokağa çıktığım zaman bakkalından, manavından ganyan bayiine kadar, eczacısına kadar herkesle ahbaplık ediyorum, çene çalıyorum.

Hayattan kopmamak gerekiyor…

Benim sevdiğim yazarlar da böyle yazarlar. Tabi çok büyük yazarlar var, Marcel Proust… Ama mesela bir Hemingway’i, Jack London’ı çok daha fazla seviyorum…

Hazır yeri gelmişken bir şey daha sormak istiyorum size. Bana göre Ülkü Tamer şiirinde üç ana unsur var ki bu açıklamalarınızın üstüne oturacak birşey. Bir toplumsal coğrafya var, bu bir çok kitabınızda çok belirgin, halk edebiyatı ya da folklora yakın söyleyişler var, biçimler var. Birde çok genelini kapsayan, bütün kitaplarınızda bir ironi unsuru var. Toplumsal coğrafya sizin sokaktakiyle, dışardakiyle birebir ilişki kurmanızdan kaynaklanan bir şey. Peki diğer iki unsur, halk edebiyatı ve ironi üstünde biraz konuşabilir miyiz?

Halk edebiyatı dediğiniz zaman ben onun kaynaklarını yine Antep’te ararım, toprağımda ararım. Bir de şimdi şöyle bir şey var; ben Antep’te doğdum, büyüdüm, okulu bitirdim ve sonra kendimi bambaşka bir ortam içinde buldum. İstanbul’da Amerikan Koleji’nde yatılı öğrenci olarak buldum. Biraz daha büyüdüğüm zaman kendimi Anglo Saxon edebiyatının, Amerikan edebiyatının içinde buldum. Ezra Pound’lar, T.S. Eliot’lar… Bunlardan etkilememek mümkün değil. Ders olarak da, kütüphanede kitap olarak da onları okudum sürekli. Çok iyi öğretmenler vardı, onların etkisiyle onları okuyorsunuz, onları anlamaya çalışıyorsunuz, onları seviyorsunuz ve onlar gibi yazmaya özeniyorsunuz tabii ki.

Daha sonra, yaşamın içine atılınca, insan kendi kaynağına, toprağına, kendi anayurduna dönüyor ve o zaman çok büyük bir zenginlikle karşılaşıyor. Mesela bir Karacaoğlan’ı elbette okumuş oluyorsunuz ama onu adeta yeniden keşfediyorsunuz, Pir Sultan’ı, Seyrani’yi… İnsan daha durmuş oturmuş oluyor o idman. Bende böyle oldu. Yıllar sonra tekrar anayurduna dönmek gibi bir şey.

Peki ironi?

İroni, belki yaradılışla ilgili diyebilirim. Benim yaşamımdan gelen, kaynaklanan bir şey olabilir.

Bugünün şiiriyle ilgili olarak herkes bir şeyler söylüyor. Bunca zamandır yazan, şiirle içli dışlı olarak siz neler söyleyebilirsiniz?

Bugün yazılan şiiri seviyorum aslında. Şöyle bir şey anlatayım ben. Biz kolejdeyken edebiyat yıllığı çıkarıyorduk. İzlerimiz adında. Edebiyatla ilgilenen yedi sekiz arkadaştık. yıllıkta şiirlerimiz yayımlanınca Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya götürdük, büyük bir edeple “Biz şiir yazıyoruz, ne dersiniz?” diye. Aldı dergiyi kapağın içine adlarımızı yazdı; Anıl Meriçelli, Spiro Kosto, Güner Olgun, ben… Yazdı ve dedi ki Ben on yıl sonra bu dergiye tekrar bakacağım. Bakalım içinizden kaç tanesi yazmayı sürdürüyor, kararımı o zaman vereceğim. “Biz o zaman kırıldık, bozulduk ama son derece haklıymış. Bugün o listeden sadece iki kişiyiz. Anıl’la ben kaldık yazmayı sürdüren, ama iyi ama kötü… Benim şiirlerim yayımlanmaya başladığı zaman da birçok parlak şair vardı fakat birkaç yıl sonra sesleri solukları kesildi. Ben onun için bugünün genç şairlerini değerlendirirken, sevdiğim tek tek şiirler oluyor ama biraz daha beklemek istiyorum. Kimler sürdürecek, kimler gerçekten bir şair olarak belirecek. O zaman geldiğinde de artık durmuş oturmuş şairler oluyor, artık genç şairler olmuyor.

Benden daha genç kuşaktan sevdiğim çok şair var, uzun uzun sayabilirim, hepsini büyük bir keyifle okuyorum.

Peki en yeni kuşaktan?

En yeni kuşaktan da seviyorum, tek tek şiirler seviyorum ama o en yeni kuşaktan olanları birer şair olarak belirmeleri için biraz daha beklemek gerekir diye düşünüyorum. İlk şiirlerini yayımlayan çok yeni isimler okuyorum ama onları şair olarak değerlendirmeyi birazcık erteliyorum.

Bir deneyim galiba…

Ama doğru bu. Onlar da şair olarak belirdiği zaman zaten en yeni kuşak olmuyor. Onlardan çok daha yenileri çıkmış oluyor.

Benim bir de sizin şiirinizde ilgimi çeken, belki bu çocukluğunuzla ilgili kitaplarınızı okurken sanki yer yer bir doğabilimcinin gözlemleriyle karşılaşıyoruz. Dağlar, göller, sıradağlar, bazı hayvanlar, kuşlar, çiçekler… Bunların da sanıyorum Antep’le ilgisi var.

Antep’le ilgisi var, çocukluğumun sinemasıyla ilgisi var, yolculukla ilgisi var. Ben bir zamanlar yılda en aşağı altı kere İstanbul-Antep arası gider gelirdim. O zamanlar uçak, otobüs, ekspres yok, posta treniyle iki gün iki gece sürerdi, oturarak. Tıklım tıklım koridorlar, adım atmanın imkanı yok ve sürekli Toroslar, ovalar, yaylalar görürdük. Ayrıca ben otuzaltı saat gecikmeyle de gittiğimizi biliyorum, yani neredeyse üç buçuk günde İstanbul-Antep yaptığımı biliyorum. O yolculuklar da beni çok etkilemiştir, çok renkler katmıştır benim çocukluğuma.

Yolculuk duygusunun özel bir yeri var mı peki sizin şiirinizde?

Özel bir duygusu… Bilmiyorum.

Geçtiğimiz günlerde, YKY’den bir kitabınız çıktı; Yaşamak Hatırlamaktır. Bu kitapta hayatınızdan küçük küçük detaylar, öyküler, renkler var. Bu kitabın en sonunda “Düş” adlı bir son söz var. O bölümü okuduğumda aklıma gelen ilk şey sizin yine çeviriye olan düşkünlüğünüzdü. Sanki Ülkü Tamer şiirden çok çeviriye meraklı?

Meraklı değil aslında. Ben yaşamımı uzun yıllar çevirmen olarak sürdürdüm. Yani yaşamak için çeviri yapmak zorundaydım. O kitabın sonundaki düşü de gerçekten gördüm. Aslında düş değil kabustu o. Çünkü sürekli çeviri yapıyorsunuz, sürekli yetiştirmek zorundasınız; vereceksiniz, paranızı alacaksınız, yaşamınızı sürdürmek zorundasınız, yani böyle bir yetiştirme telaşı.

Bazen içinize sinmediği zaman ya da çevirdiğiniz kitapla yıldızınız barışmadığı zaman büyük bir azaba dönüşüyor yaptığınız iş. Ama söz vermişsiniz, yetiştirmeniz gerekiyor çünkü paranızı alacaksınız. Yani böyle karabasanlı bir süreç o.

Yani “Düş” yerine “Kabus” mu koymak gerekiyordu?

Aslında öyle ama yine de düştür…

Peki şu anda çeviri yapmaya devam ediyor musunuz?

Çeviriyi çok seyrek yapıyorum. Radikal’de Cumartesi Notları diye haftalık yazım yayımlanıyor, onları yazıyorum. Çeviri de ancak çok keyif duyduğum bir şey olursa yapmak istiyorum. Şimdi yine divan, şiiri üstüne çalışıyorum, yine YKY de yayımlanacak. Divan edebiyatından kırk şiir…Yani antoloji değil. Kimse kalkıp da Baki’den niye hiç yok da Esrar Dede’den beş tane şiir var diyemeyecek. Onları günümüz Türkçesiyle vezinli kafiyeli çeviriyorum, orijinalleriyle karşılıklı basılacak. Aslında çeviri gibi ama yer yer yeniden yazım gibi de.

Bugüne kadar çevirdiğiniz kitaplar arasında çok isteyerek ve zevkle çevirdikleriniz var mı?

Var tabii, birçok kitap var. Mesela Hemingway, Edita Morris ya da… Çok büyük keyifle yaptım, yani birçok şeyi ben severek yaptım,

Hemingway’ın kaç kitabını çevirdiniz?

Birçok kitabını çevirdim. Bir öykü kitabını, İhtiyar Adam ve Deniz, Sal’ı çevirdim. Hemingway’in öyküleri benim için ulaşılmaz düzeydeki öyküler. Edita Morris’in kitaplarını çok büyük bir keyifle çevirdim. Zaten Yaşamak Hatırlamaktır’da Edita Teyze’nin de rolü var. Çok iyi, çok onurlu bir yazardı, onu tanıdığım için çok şanslıyım.

Evet kitabınızdan hatırlıyorum, evini kullanmıştınız galiba..

Evet evet.. Edita Morris’in Sana Sevgiler kitabını çevirmiştim, sonra ahbap olduk. Ben gittiğimde Paris dışında bir köyde oturuyorlardı, Paris’teki evlerinin anahtarını da bana verirlerdi. Kocası kusursuz, inanılmaz mükemmel bir insandı. Edita Moris çok da iyi bir romancıydı, yazık ki bizde fazla tanınmıyor. Ben
yayıncılığım sırasında onun İspanya Yolu diye bir kitabını yayımladım ama öbür kitaplarının çıkmaması da yazık.

Siz çevirmeyi düşünmediniz mi o kitabın dışında?

Olmadı. Edita Morris’inde başka kitapları var bende, çevrilemedi. Günün birinde yine romanlarını da çevirmek istiyorum. O kitabı da ben çevirmedim zaten, Armağan İlkin’e çevirttim ve yayımladım, Milliyet Yayınları’ndan.

Ben son bir soruyla söyleşiyi noktalamak istiyorum, Önümüzdeki ilkbaharda çıkacak olan kitabınızın adı belli mi?

Sanırım Günlerden Sevdalardan olacak. Yeni bir şiir kitabı…

Önceki şiirlerinize yakın bir çalışma mı, yoksa, uzun bir ara oldu çünkü…

Yani temel olarak aynıdır da ufak tefek değişiklikler vardır.

Bir Ülkü Tamer şiiri…

Herhalde, çünkü yazar aynı olunca yazılanlar çok fazla değişmiyor.

Peki teşekkür ediyorum o zaman ben size.

Ben de teşekkür ederim…

(Birhan Keskin, Cumhuriyet Kitap, 4 Şubat 1999)