Yaşar Kemal İle

Bir Ada Hikayesi’ dörtlemesinin ikinci kitabı ‘Karıncanın Su İçtiği’ yayınlandı. Romanın adının bir öyküsü var, anlatır mısınız?

‘Bir Ada Hikayesi’ dörtlemesinin ikinci kitabı ‘Karıncanın Su İçtiği’nin yayınlanması bir takım sebeplerden dolayı altı yıl sürdü. Yalnız bu altı yılda dörtlemenin üçüncü kitabı ‘Tanyeri Horozları’nı da bitirdim. O da önümüzdeki sonbahara çıkacak. Şimdiden hazırlanmış durumda. ‘Karıncanın Su İçtiği’ romanının bir hikayesi yok da, onun bir Karadeniz balıkçı deyimi olduğu gerçeği var: Deniz o kadar durgun, o kadar durgundu ki, karıncalar su içerdi. Deniz şu kadarcık sallansa karıncayı alır götürür. Demek ki deniz sütlimandan da çok daha durgun. Diyeceksiniz ki bunun anlamı ne? Bunun anlamı da romanı okuduktan sonra ortaya çıkacak belki. Çıkmazsa da, bu deyim benim hoşuma gitti de romanımın adını bunun için böyle koydum, derim. Bir ad romanı özetlemek değildir. Bana göre böyle.

Dört ciltlik bir ırmak romanı bir ada üzerine kurdunuz. Göç edenler ve yeni gelenler. Ada, göç olgusunun laboratuvarı mı?

Romancı laboratuvarda çalışanlar gibi çalışmaz. Yurdumuzda böyle birçok ada boşaltılmış, sonra dolmuştur. ‘Bir Ada Hikayesi’ biraz da benim çocukluğumdan bu yana içinde bulunduğum sürgün ailemin macerasıdır. Ailem, Birinci Dünya Savaşı’nda, Rus ordusunun Doğu Anadolu’ya girmesinden dolayı Van’ın Ernis köyünden kaçıp Çukurova’ya gelmiş, Osmaniye ilinin Hemite köyüne yerleşmiştir. Onların memleket hasretlerinin ne müthiş bir acı olduğunu biliyorum. Birinci Dünya Savaşı’nda Anadolu’da yer yerinden oynamıştı. Savaşa girenlerden, savaşta ölenlerden, savaştan geriye kalanların, savaşı yaşayanların durumu daha kötü olmuştur. Savaşmak, yalnızca bir ölüm, bir yıkım değildir. Savaşın sonrası daha çok bir yıkımdır. Hele insanların doğdukları yerden kovulması, ölümlerden de beter. İnsanın yüreğinin kökünden koparılması gibi. İnanılmaz bir yoksulluk. Ölümler, kırımlar, insanların ister istemez birbirlerine düşmanlığı… Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Anadolu’nun başına korkunç bir iş daha geliyor, mübadele. Bu değiş tokuş demektir. Anadolu’da bir buçuk milyon Rum var. Yunanistan’da da beş yüz on bin Türk var. Biz ve Yunanlılar Lozan Konferansı’na başvuruyoruz, değiş tokuş olsun diye. Konferans da bunu kabul eden bir karar veriyor. İstanbul’un Rumları ile Gümülcine Türkleri bu kararın dışında tutuluyor. Bunlar niçin dışında belli değil. Belki bu iki ülkenin yöneticilerinin bir bildiği vardı ki, biz bilmiyoruz. Lozan Konferansı’nın çok uygar Avrupa’sının kararında asıl sürgün edileceklere sorulmuyor, siz yurdunuzu terkedip Yunanistan’a gidecek misiniz diye. Belki hiç kimse gitmeyecek, belki yarısı gidecek, belki de hepsi gidecek. Yunanistan’daki Türklere sorulmuyor. Onun için bu değiştokuşa “tarihin en büyük sürgünü” diyorlar. Ve oraya giden Rumlar, buraya gelen Türkler büyük acılar çekiyorlar. Çocukluğumdan bu yana bu konu beni ilgilendiriyordu. 1973’te konuyu Paris’te Abidin Dino’ya, İsveç’te Zülfü Livaneli’ye anlattım. Ben romanlarımı her zaman sevdiğim, güvendiğim arkadaşlarıma anlatırım. ‘Ölmez Otu’ adlı romanımı da yazmadan önce Paris’te buluştuğum Nazım Hikmet’e anlatmıştım. Yukarda dedim ya, roman bir laboratuar değildir. Her yönüyle insan gerçeğine biraz daha, biraz daha ulaşabilmektir.

Göç kadar bir çevre problemi de işleniyor romanda. Bu hiç kuşkusuz doğaya olan sevginizden, tutkunuzdan kaynaklanıyor. Gene Yaşar Kemal’in ustalıklarından biri diye niteleyebileceğimiz olağanüstü etkileyicilikte doğa tasvirleri var…

Boşalmış bir adayı yazmak benim işimi kolaylaştırıyordu. Düşündüklerimi ada dışında bir yerde de yazabilirdim, ama ada işimi daha kolaylaştırıyordu. İnsan kırımı ve doğa kırımı. Öyle soykırım falan filan değil, kırımlar. Elbette soykırımı icat etmesi insan soyunun alçaktan da alçak bir oyunu. Ama bildiğimiz anlamdaki soykırımlar, asıl soykırımların yanında devede kulak kalıyor. Binlerce yıldır yapılan savaşlar, savaşlardan sonra yaşananlar, işte asıl soykırımlar bunlardır. Savaşta ölenler ve savaşa girmeden, savaşı görmeden açlıktan, yokluktan ölenler… Biz bütün bunları yaşamış bir ülkeyiz. Biz İkinci Dünya Savaşı’na girmedik. Birinci, Dünya Savaşı bizi yedi de bitirdi. Girmediğimiz savaşın derdini belasını da çekmiyor muyuz? Soğuk Savaş kanlı savaşlardan daha mı az bir savaştı? İnsanlık hala da o savaşın belasını çekiyor. Şimdi de soğuk savaşla kanlı savaş arası bir durumda yaşıyoruz. Bu dünyanın düzeni böyle kaldıkça daha çok belalar yaşayabiliriz.

Yaşar Kemal’in insanlığın geleceğinde gördüğü en büyük tehlike çevre tahribi ve göç sorunu mu?

Doğa kırımı, savaş kırımlarıyla başabaş gitmeye başladı. Söylediğim gibi, bugünkü dünya düzeni dünyamızı bitirebilir. Doğa kırımını kim yapıyor? Bunu teknolojinin üstüne atıyorlar. Teknoloji kimin elinde, insanlığı sömürenlerin elinde. Teknoloji, şöyle ya da böyle büyük insanlığın eline geçince, büyük insanlık soyunun bitmesini ister mi, teknolojiyi can çekişmekte olan doğayı kurtarmak için kullanır. İnsanlığın çektiği acılar dışında savaşın bir de doğa kırımı var. Savaş ve doğa kırımı sürdüğü sürece İnsanlığın sonu, yani kıyamet gittikçe yaklaşıyor, diyebiliriz. Çoğunluk doğanın nasıl bir kırıma uğratılarak yok edildiğinin bilincinde değil. Doğayla birlikte kendi soyunun yokolacağı bilincinde de değil. Ne zaman herkes yokolduğumuzun bilincine varacak diye bir soru geliyor insanın aklına. İnşallah tez günde geleceğimizi görür de şimdiden gerekeni yapma gücünü kendimizde buluruz. Bence, hemen bilinçlenmeye başlamazsak, böyle haran küren gidersek, sonumuz çabuk gelecek. İşte benim romanlarım, doğayı ve insanlığımızı kurtarmamız için, çok küçük de olsa bir çağrıdır. Çok iddialı olduğumu sanıyorsunuz, hayır hayır, o kadar değil, salt umutluyum. Göç sorunu da bu iki büyük belanın, insanlığın sonunu hazırlayan bu iki belanın içinde bir ayrıntıdır. Romanlarımda da neyi anlatırsam anlatayım, yüreğimin kökünde bu iki bela yatıyor. En azından bundan sonra böyle olacak. Hep yinelemek, bir romancıyı bitirmez mi, diyeceksiniz. Beni bitiremeyeceğini sanıyorum. Nasıl yineleyeceğimin bir yolunu nasıl olsa bu yaştan sonra bulurum.

Irmak roman çok az yazılıyor. Bunu nasıl açıklıyorsunuz. Sizin ırmak roman tercihiniz konusunda söyleyecekleriniz?

Irmak roman bir zorunluluk oluyor. Ben de bu kadar uzun yazmak istemezdim ama ne yapayım. Her zaman çok okumak istedim. Roman, sanatlar içinde, belki de insanları en etkileyen sanattır. Çünkü insanlar romanı okurken yeniden yaratırlar. Okuyuculara bu yaratım olanağını yalnız ve yalnız roman verir. Okuyucu romanlarda kendi yaratıcılığının farkına varır. Bu, insan için en büyük mutluluktur. Romanı okumayı sevmeyen insana da okutabiliriz. Ondokuzuncu yüzyılın romanı bütün çağların en büyük romanıdır. Bu konu artık hiçbir yerde tartışılmıyor. Romanın en büyük niteliklerinden biri, sürükleyici olmasıdır. Sürüklemeyen, zorla okunan roman modası yeni çıktı. Amerikalılar da bestseller romana geçti. İnsan hem roman yazabilir, hem de o romanı soluk kesecek kadar sürükleyici hale getirebilir. Sürükleyicilik romanın değerinden hiçbir şey eksiltmez, üstelik de romanın değerini arttırır, ondokuzuncu yüzyıl romanında olduğu gibi.

Göç olgusunda sizi böylesine etkileyen, dört ciltlik roman yazdıran nedir?

Doğanın ve insanın sonsuz macerası.

Tilda Kemal’i kaybetmenizden sonra çalışma temponuzda, günlük yaşamınızda bir değişiklik oldu mu?

Elbette oldu. Şimdilik yazarak yavaş yavaş kendime geliyorum. Bir insanın elli yıllık dostu, birdenbire… Bilmem, öldü mü diyeyim. Böyle bir dostluk hiç bir zaman unutulmaz sanıyorum. Ama şunu da biliyorum, insanoğlu arsızdır. Yaşamı sürdürmek, kimi zamanlarda kolay olmasa da, can tatlıdır, dünya güzeldir. Sonuna kadar yaşamak vardır. İnsan sonunda kendini tamamlıyor ya da tamamlayacak dostlar, sevgiler buluyor. Bu da Tilda’yla konuştuklarımızdandır.

Amerika’da yapılan bir ankette dünya edebiyatının unutulmayan roman kahramanları sıralanmıştı. Türkiye’de anket yapılsa hiç kuşkusuz ilklerden biri İnce Memed olur. Son yıllarda yazılan romanlar kahramanlar üzerine kurulmuyor. Oysa sizin yeni romanınızda unutamayacağımız kahramanlar var. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda? Kahramansız roman olur mu?

İnce Memed bir karakter, kahraman diyorlar. Ama Topal Ali, Hürü Ana… Bir romanda bir kahraman olmaz ki, birçok karakter olur. ‘Dağın Öte Yüzü’nün birinci kitabındaki, yani ‘Ortadirek’teki Meryemce sağlam bir karakter. Taşbaşoğlu da… ‘Demirciler Çarşısı Cinayeti’ndeki Derviş Bey, ‘Binboğalar Efsanesi’ndeki Haydar Usta… Benim romanlarımdaki doğa da..birçok eleştirmenin dediğine göre, onlar da birer roman kahramanıdırlar. Eleştirmenlerden önce, benim omuz ağrılarımı tedavi eden Dr. Eser Alptekin benim romanlarımdaki kahraman olan doğa parçalarını bana söylemiş, ben de biraz şaşırmıştım. Neden sonra ben de onlara inandım. Üstelik her doğa parçasının bir kişiliği vardır. Hiç bir insanın birbirine benzemediği gibi, hiç bir doğa parçası da ötekine benzemiyor. Bu benim çocukluğumdan bu yana bildiğim bir gerçek. Birkaç yıl önce de UNESCO’nun dergisinde bir bilim adamının yazısını okudum. Bilim adamı yazısında, hiç bir doğa parçası birbirine benzemiyor, diyordu. Yıllar önce ben de öyle yazmıştım. Bir daldaki hiç bir yaprağın, bir çayırdaki hiç bir çimenin birbirine benzemediğini epeyce yazmıştım. Okuyucularım belki anımsarlar. Dergideki yazısında bilim adamı da diyordu ki, kar tanelerinin en küçük parçalardan yüzlercesini aldım, mikroskobun altına koydum, hepsi de altı köşeliydi, hiç biri de birbirine benzemiyordu. Bence bu çok şaşılacak bir şeydir. Öyleyse doğa niye bir roman karakteri olmasın. Ben de bu yaşa geldim, birbirine benzeyen hiç bir şeye rastgelmedim. Yalnız, insan birbirine benzer bir şeyler yapabiliyor. Buda insanın yaratıcılığımı acaba? Bence doğa insanlıktan önce ölmezse, doğa üstüne çok daha buluşlar yapılacaktır. Kimbilir doğada elektrikten daha çok ne kadar yaratıcı enerji var. Ya evrende…

Göç, bir devlet siyaseti, tasarrufu. Ama göçün sonundaki, gidenler ve gelenler arasındaki insancıl bağ sizin romanınızda çok belirgin. Devletlerin siyaseti ne olursa olsun, siz halkların dostluğuna inanıyorsunuz.

Ne güzel bir soru. Dostluk, arkadaşlık, sevgi insanın kanında vardır. İnsan yaşamının tadı da, güzelliği de, her şeye karşın, savaşa, doğa kırımına karşın, insanların birbirlerinin gözlerini oymalarına, birbirlerini sömürmelerine, birbirlerini kul eylemelerine, doğayı öldürürken kendilerini öldürdüklerini bilmemelerine, soylarını kuruttuklarının farkına varmamalarına karşın, dostlukta, arkadaşlıkta, sevgidedir. Gene de insanlığın bu canavarlığına, merhametsizliğine karşın savaşın, doğayı öldürmenin bir çaresini bulacaklarını umut ediyorum. İnsanların bir gün ayılacaklarını da çok çok düşlüyorum. Son romanımı okuyorsunuz, bu romanın hepsi yayınlandığında insanoğlunun umutsuzluktan umut yarattığı, umarsızlıktan çare yarattığını göreceksiniz. Göç bir devlet siyaseti olsun olduğu kadar, hiçbir şeye yaramaz. İnsanlar çoğunlukla yapacaklarını yaparlar, birbirleriyle kardeşçesine kucaklaşmanın yolunu bulurlar. Şu başımızdaki doğa kırımı belası olmasa, bu yüzden sonumuz gelmese, insanlığın sonunda kardeş kardeş yaşayacağına inanıyorum. Bir insanın ayağına taş değdiğinde bütün insanların yüreğine taş değeceğine, insanların bu insan gibi olabileceklerine inanıyorum.

Türk edebiyatının yurt dışında kitabı en çok çevrilen ve en çok tanınan yazarısınız. Bunun sırrı nedir?

İnsanı sevgi yaratmıştır. İnsan ilikleri ne kadar sevgi dolu bir yaratıktır. İnsanoğlu sevgisini kullanmasını bilmiyor. İnsanlara sevgiden, dostluktan, acımaktan, güzellikten korkmayı öğretmişler. Ben yazarlığım boyunca sevgiden korkmamaya çalıştım. Bunu insanlar anladılar. Çünkü insanların öğrenmeye, içindekileri aşikar etmeye en can attıkları duygu sevgidir. Anadolu ne kadar bir başkaldırı toprağıysa o kadar da bir sevgi toprağıdır. Bir Yunus Emre’yi, bir Nazım Hikmet’i, bir Sait Faik’i, bir Karacaoğlan’ı unutmalıyım. Doğayı sevmeyi bir öğrenseydik, içimizde zincire vurulmuş sevgiyi zincirinden kurtarıp yönünü doğaya, iyiliğe, güzelliğe bir çevirebilseydik…

Üçüncü ve dördüncü cilt ne zaman tamamlanacak?

Üçüncü tamamlandı, on on beş sayfalık bir bölüm yazıyorum. Adam yayınları’na göre önümüzdeki eylül ayında çıkaracaklar. Dördüncü kitaba da mayıs ayında başlayacağım. Onunsa önümüzdeki bahar aylarında, yani önümüzdeki yılın bahar aylarında basılmış olacağını umuyorum..

(Doğan Hızlan, Gösteri, Mayıs 2002)