Yaşar Kemal İle

Karıncanın Su İçtiği, “Bir Ada Hikayesi” genel başlığını taşıyan dörtlünün ikinci kitabı. Gerçekten, romanın başlıca kişilerinden biri de, ada… Ama daha pek çok kişi var bu romanda. Oraya geleceğiz. Bir de, arka planda Birinci Dünya Savaşı var. Zaman zaman ön plana çıkıyor. İsterseniz bu savaştan başlayalım.

Savaşlar birer soykırımdır. Bu, yalnız Birinci, İkinci Dünya Savaşları için geçerli değil. “Üçüncü Dünya Savaşı”nda da böyleydi. “Soğuk Savaş” denen Üçüncü Dünya Savaşı da insanları ikiye, üçe, dörde ayırdı. Bitmiş de değil. Bir yerde bitiyor, başka bir yerde başlıyor. Silah üreticileri devletler, ülkeler üzerinde çok etkili. Canlarını koymuşlar silah üretimine. Herhalde çok kazanıyorlar. Bu gidişle savaşlar hiç durmayacak. Dünyadaki sivil kuruluşlar bunun önüne geçebilir. Sivil kuruluşlar gittikçe güçleniyor ama, yeterli değil. Dünya savaşlarını Avrupalılar çıkardı. Daha önce dünya savaşları yoktu. Makedonya’dan kalkıp Hindistan’a giden bir Büyük İskender var ama, bu dünya savaşı değil. Roma İmparatorluğu dünyanın bir kısmını istila etmiş, Osmanlı İmparatorluğu dünyanın büyük bir bölümünü ele geçirmiş ama, bunlar da dünya savaşı değil. Soğuk Savaş sürerken bile kanlı Vietnam Savaşları oldu. Nazım Hikmet’in Rusya’da yayımlanmayan “Neyi Bildirir Sayılar” şiiri var. Diyor ki: “62 yılında iki avcı uçağını sofraya koysak / çevirsek ete ekmeğe şaraba salataya / 40 milyon adam doyasıya yer içer”. Savaş karşıtı pek çok insan var dünyada. Savaşlar gene de sürüyor. Ben asıl bozukluğu eğitim sisteminde görüyorum.

Savaşın sonucu olup olmadığı tartışılacak bir sorun daha var romanda öne çıkan. Mübadele. İnsanlar yerlerinden yurtlarından, ülkelerinden edilip sürgüne gönderiliyorlar, bir daha dönmemek üzere…

Bu romana çalışırken mübadeleyi inceledim. İki milyon insanın yerinden yurdundan edilmesi… Bunu yazmaya kalktım. Hiç de kolay değildi. En zor yazdığım kitap bu oldu. Konusunu 1973’te Abidin Dino’ya anlatmıştım. Abidin Bey, “Bunun altından zor kalkılır Yaşar” dedi, “çalıştın mı, inceledin mi?” Nereden gelmiş bu değiş tokuş (“mübadele”yi ancak böyle çevirebiliriz) fikri? Temellerini öğrendim. Bu romanla ilişkisini nasıl kuracağım, yazmadan önce onu da saptadım.

Bir romancının en büyük çabası, koşullar içindeki, durumlar içindeki insanı anlatmaktır. Durumlar içerisinde psikolojisinin nasıl değiştiğini… Bizim bütün sorunumuz, insan psikolojisinde yeni ufuklara varmaktır. İnsan davranışları sonsuz. Örneğin savaşa girmeden önce korkuyor. Korku, çatışmaya, sıcak savaşa girince kalmıyor. Çocukluğumda, Çanakkale Savaşı’na girmiş bir Başçavuş İsmail Ağa vardı. Durmadan anlatırdı. Büyükler artık bıkmıştı. Biz çocuklar dizinin dibine oturur, dinlerdik. Dünyanın en iyi masalcısı gibi anlatırdı Çanakkale Savaşları’nı. Herkes savaşı anlatırdı. Avşarlardan on beş, on altı yaşında çocuklar askere gitmişler. Onlar için “Vay anam kurasının ağıdı” diye bir ağıt yakılmış. Bir de Avşarların Sarıkamış kilimi vardı: Boynu bükük bir insan… Hiç böyle şey yoktur Avşar kilimlerinde. “Vay anam kurasının kilimi’de deniyordu.

Birinci Dünya Savaşı, Karıncanın Su İçtiği’ni okurken de duyumsandığı gibi, yalnızca bir cepheler savaşı değil. Osmanlı Devleti’nin savaşa girişiyle felaketler başlıyor; savaş alanı dışında kalan bölgelerde de büyük kırımlar, acılar yaşanıyor.

İttihat ve Terakki her şeye hakim. Bir Bahattin-Şakir var, korkunç… Enver Paşa zavallı, İttihatçıların silahşörü Yakup Cemil’den de fazla kan içici bir adam. Kültürsüz. Her şey onun elinde. Enver Paşa olmasa Osmanlı bu savaşa girmeyebilirdi, deniliyor. Mustafa Kemal Paşa, kumandayı elinde bulunduran bu yozlaşmış adamlardan çok çekiyor. Kurtuluş Savaşı sırasında da karşısına çıkıyorlar.

Binlerce askerin donup öldüğü Sarıkamış (belki “savaşı” dememek, felaketi demek gerekir) da önemli yer tutuyor bu romanda. Benim okuduğum üçüncü ciltte, Tanyeri Horozları’nda da çarpıcı şeyler anlatıyorsunuz.

Sarıkamış’ta olup bitenler beni çok ilgilendirdi. Çok okudum. Belki de delirmiş bir insanın başının altından çıkan bir durumdu. Hasan İzzet Paşa var Doğu cephesindeki ordunun başında, sanıyorum o devirde korgeneral. Irak’tan ayağı yalın, başı kabak, yazlık elbiseli perişan bir kolordu geliyor buraya. Erzurum’da lojistik duruma bakıyorlar. Bir kere silah az. Almanlardan alınmış ama, Çanakkale’de çok silah gerekiyor. Savaşın can damarı da Çanakkale. Yiyecek de yeterli değil. Ve kış bastırıyor. En korkuncu da o. Hasan İzzet Paşa, “Bu kış yerimizde bekleyelim” diyor. “Rus ordusu üstümüze gelemez. Gelirse de durdururuz, hücum edeni durdurmak daha kolaydır.” Rusların Sarıkamış’ta iki üç tümeni bulunduğunu da biliyor. Ruslar Alman cephesine önem vermişler, büyük yığınağı oraya yapmışlar. Onun için de burayı güçsüz bırakmışlar. “Bahar gelince hücuma geçer, Sarıkamış’ı alır, ileriye de gideriz” diyor. “Ama şimdi, bu kışta kıyamette bir şey yapamayız. Ordu da elden gider.” Bu düşüncesinde diretiyor.. Enver Paşa gidiyor, başkumandan vekili. “Kumandayı ben ele alıyorum” diyor. l0 Aralık’ta hücum emri veriyor. Hedef, Allahüekber Dağları. Allahüekber Dağları’na çıktıklarında ordunun dörtte üçü kırılmış. Yukarda, Kürtlerin Yaylası dedikleri yerde müthiş bir bora, fırtına çıkıyor. Yiyecek de yok. Binlerce kişi donup ölüyor. Benim romanda şeker yiyerek hayatını kurtaran bir kişi var. Kurtuluyor, adaya kadar geliyor.

Edebiyatta ada, genellikle bir ütopya yaratmak, bir ütopyayı anlatmak için yaratılır. Bu romanda -aynı zamanda bir kişilik olan- ada, başka bir işlev görüyor.

Hep söylerim ya, Güneyi Savrun Gözesi diye bir roman yazmayı tasarlamıştım. Bu bir suyun trajedisiydi. Kasabaya kadar gelen, önüne setler, bentler kurulup çeltik tarlalarına akıtılan, yatağı yarılan,. İçinde ne kadar hayvan varsa ölen suyun… Evet, Anavarza’nın dibinden Ceyhan Irmağı’na dökülen Savrun suyunun ölümüne şahit oldum pirinç tarlalarında. Bunu yazacaktım. Onu da Abidin Bey’e anlatmıştım on yedi, on sekiz yaşlarımdayken. “Çok müthiş bir konu” demişti. Hala yazamadım. Ama doğayla her zaman ilişkim oldu. Pirinç tarlalarında su bekçiliği ya da kontrollüğü yaptığım zaman daha çok ilişkim vardı. Haftada iki kere Savrun boyunca elli, altmış kilometre gidip geliyordum. Yaya gitmek zorundaydım. Yol yoktu. Çiçeğiyle, otuyla, her şeyiyle suyun kıyısını ‘ezber etmiştim. O zaman doğanın her parçasının bir kişiliği olduğunu anladım. Bunu her zaman da söylüyorum. Benim yazarlıkta şansım oldu bu. Başka şanslarımda oldu tabii. Hapishanesinden tut, batos ırgatlığına, traktör sürücülüğüne, öğretmen vekilliğine kadar otuzdan fazla işe girdim çıktım. Şimdi sayacak durumda bile değilim… Sonra, adaya kadar gelenlerin hepsi bir maceradan geliyor. O maceraları anlatmak zorundadır bir romancı.

Tarihin belirli noktasında adadan, yakın geçmişte yaşananlara bakmak, insanların yakın geçmişiyle o andaki yaşamları arasında bağlantı kurmak için… Ada; adeta o badirelerden geçtikten sonra geleceğini kurmaya girişen insanları bir araya getiren bir laboratuvar…

Anadolu’nun altı üstüne gelmiş. Anadolu aç yoksul, yerinden yurdundan edilmiş insanlarla kaynaşıyor. Osmanlı İmparatorluğu bitiyor. Sakat kalmış insanlarla, askerlerle dolu ülke. Rus orduları gelince Doğu Anadolu’dan göç başlıyor. Benim ailem de bu macerayı yaşayarak Çukurova’ya gelmiş. Bir Ada Hikayesi’nin birinci kitabı Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana’da biraz da benim ailemin macerası anlatılır. Rus ordusu yaklaşıyor, yerlerinden kıpırdamıyorlar. Top güllelerinin sesi geliyor, gene aldırmıyorlar. Ancak köyün içine bir top sesi düşüp de müthiş bir çukur açınca kaçıyorlar. Bizimkilerin Çukurova’daki o memleket hasreti… Van Gölü’nün en güzel yerinden ayrılmışlar. Orası, Emis köyü, Livan aşiretinin merkezi. Bir Kürt köyü. Babamın amcasının oğlu ya da amcası, beyi. İstanbul’da aşiret mektebinde okumuş. Paris’te okuduğu da söyleniyor. O akıllı adam bile yerinden kalkmıyor… Sonunda on binlerce kişi Anadolu’ya dağılıyor. Bir lokma ekmek bulmaya. Ege’de müthiş bir savaş olmuş. Derken mübadele olmuş. Yani kıyamet kopmuş Anadolu’da…

Romanda tiplerin çokluğu, insan kalabalığı da dikkati çekiyor. Karıncanın Su İçtiği, bence en kalabalık romanınız.

Tarihte anlatım sanatının üç büyük yapıtı var. Biri, İlyada. Homeros savaşı anlatır, önce Akhilleus’un sonra Hektor’un kişiliğini çizer. İkisi de büyük savaşçıdır, kahramandır. Sonra ne kadar insan anlatmışsa Homeros, Troyalılardan olsun Akhalardan olsun, hepsini kısa kısa, üç dört sayfada çizmiştir. Bu çok büyük başarıdır. Ve Gogol, yeni bir İlyada yazıyorum diye, Ölü Canlar’ı yazmıştır. Bir adam Rusya’da çiftlikleri dolaşır. Ölü canlar satın alıyorum, der. Alır, alır, alır. Ölü canlar hiçbir işe yaramaz. Romanda, bütün çiftlik sahiplerinin kişilikleri çizilir. Çok başarılı bir romandır.. Üçüncüsü, Nazım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları. O da hep çiziyor. Kişileri, aileleri, bölgeleri çiziyor. Benim adam da bir kişiliktir. Cennet gibi bir adadır. Romanda bir işlevi var. En büyük işlev de adaya düşüyor, canlı bir insan gibi… Bunun bir de sonu olacak. Bu insanların, başka bir duruma düştükleri zaman ki psikolojileri…

Bütün bu insan kalabalığının, savaşın yıkımlarının, savaş sonrası sorunlarının, yeni bir yaşam kurma çabalarının yanı sıra, doğa da varlığını hissettiriyor romanda. Hatta, son cildin adı Çıplak Ada Çıplak Deniz) bile şimdiden birtakım ipuçları veriyor.

Başka bir roman daha var yazmak istediğim. Ormanların yok edilmesi üstüne. Uzun yıllar önce onu yazmak istiyordum, önce röportaj yapayım dedim. Maraş’tan başladım, ta Hopa’ya kadar… “Yanan Ormanlarda Elli Gün”deki röportajları biliyorsun. Karadeniz ormanlarını yazmadım, çünkü yanmıyordu. Yöre rutubetli, bir de çam cinsleri ayrı. Bütün Akdeniz kıyıları, ta İspanya’ya, Lübnan’a kadar, sarıçamla kaplıdır. Sarıçam çabuk yanar. Gazeteciliğimde son röportajım da, “Denizler Kurudu”. 1965’lerde, Türkiye İşçi Partisi’nin her toplantısında, ne zaman çıksam kürsüye, “Biz Türkiye’yi kurtarmak istiyoruz ama Türkiye’nin toprağı çoktan gitti!” diye başlıyordum konuşmaya. Erozyonu anlatıyordum. Sadun Aren, “Senin adını erozyon koymuştuk” der. Ben doğanın nasıl tükendiğini, öldüğünü biliyorum. Örneğin Pos Ormanı vardı Kozan-Karaisalı arasında, büyük bir koyakta. Otuz metrelik sedir ağaçları vardı. Fenikeliler, eski Mısırlılar gemi yapımında, gemi direklerinde kullandıkları keresteyi buradan alırlarmış. Bu biliniyor. Çok dolaşan bir arkadaş, “Pos Ormanı diye bir şey kalmadı dedi. Sonra Çukurova’da, bizim Kadirli, Kozan, Osmaniye taraflarında “kars ağacı” diye bir ağaç vardı. Kadirli’nin eski adı de Kars-ı Zülkadriye. Bu ağaç da kalmadı. Tek tük rastlanıyor. Karsı karacan gibi, meyve vermeyen bir ağaçtır. Çukurova, 1940’lara kadar çam ormanlarıyla doluydu. Şimdi bir tek ağaç yok. Toros ormanları hemen hemen bitti. 1940’larda bir gün Andırın’dan çıktım, Pehlivan Usta’yla birlikte, ormanın içinden yürüye yürüye Kadirli’ye gittik. Kilometrelerce orman… Şimdi tek ağaç yok! Bir ülkede toprağın yüzde 25’inin orman olması gerek. Bu oran yüzde 8’e düşmüş. Olacak şey değil! Bir de “Sünger Avcıları” röportajı yapmıştım. Şimdi sünger de yok Türkiye’de. Bizimkiler Cezayir’e kadar gidip oralardan sünger toplayıp getiriyorlar. Ege’de sünger de kalmadı! “Denizler Kurudu”da tirolların nasıl denizi bitirdiğini yazıyorum. İnsanoğlu bunun farkında değil. Dünya elden gidiyor. O kadar hızla yok oluşa gidiyor ki, insanoğlunun sonu yakında gelecek. Bunu kimse istemez elbet. Doğasız bir dünya, insansız kalacak bir dünyadır. Bu bilince varamıyorlar insanlar.

Bu, teknolojinin sonucudur, deniyor. Ama teknoloji adına hiçbir önlem alınmıyor.

Teknoloji kimin elinde? İşçi kimin elindeyse teknoloji de onun elinde. İşçilere veriyorlar. Ama doğa parçası açık açık hiçbir şey isteyemiyor. Dili yok toprağın, dili yok suyun, dili yok denizin… Kimse bunun üstüne varmıyor. Egemenlik büyük insanlığın eline geçerse, ona göre bir düzen kurulursa dünyada… Dünyayı teknolojiden başka hiçbir şey kurtaramaz. İnsan gücü kurtaramaz. Onun için, teknolojiye düşman değilim. Teknoloji büyük insanlığın eline geçtiği zaman, soyunun kurumasını istemeyen insanlar yeni bir yere getirirler, teknolojiye doğayı yeniden kurtarma görevi verebilirler. Teknoloji ilerleyeceğine göre, kurtuluş gerçekleşebilir.

Romanda, çarpışan iki taraf arasında kalmış cerenler var. Onlar, bir bakıma doğanın simgesi. Ya çarpışan insanoğlu?

Mezopotamya da büyük bir savaş kopuyor. Birinci Dünya Savaşı… Toplar tüfekler patlıyor, iki taraf birbirine giriyor. Dağlardan boşanıyor cerenler, oradan oraya kaçıştıktan sonra tam çarpışmanın ortasında kalıyorlar. Dalga dalga, bir bir tarafa vurup dökülüyorlar, bir öbür tarafa… Oradan oraya… Sonunda, her yandan gelen kurşunlarla yarıdan çoğu kırılıyor. Ortada durup kalıyorlar. Onlar ortaya gelip durdukları anda, her iki taraftan da birdenbire kirp diye ateş kesiliyor. Cerenler çıkıp gidiyorlar, çölde çarpışma yeniden başlıyor.. Sonu şöyle bitiyor: Çölün kumları üstünde askerlerle cerenlerin ölüleri yan yana, kucak kucağaydı. Bu, şu demek: Hayvanları öldürmeyecek kadar merhametli insanlar, birbirlerini nasıl öldürüyorlar? Emirle, zorla… İşte Enver Paşa… Sarıkamış’ta ordu falan kalmamış, herkes donmuş. Dağdan inmiş, canını kurtarmış insanlara “Siz asker kaçağısınız” diyor, “aç ağzını” diyor, kurşunu boşaltıyor… Romanda Kaçak Hasan’a soruyor, o da “Bölüğümü arıyorum” diyor. Alıp ordu karargahına getiriyor iki kişiyi, “Bunları asın, bunlar vatan hainidir” diyor!

Siz, romanlarınızda kendinize özgü bir dil yarattınız. Benim bu konuda bir çalışmam da var. Yaşar Kemal olgu ve eylemleri nasıl anlatır, doğayı nasıl anlatır, kişileri nasıl anlatır, insan psikolojisini nasıl anlatır, bunları ele alıyorum. Bu son romanda dil özellikle dikkati çekiyor.

Yazar, her romanında ayrı bir dil kullanmak zorunda. Çünkü her roman aynı değil. Göçebeyi anlatıyorsan ona göre dil kullanacaksın, İstanbul’u anlatıyorsan başka bir dil… Örneğin duran bir ağacı anlatıyorsan, dilin de duran bir dil olmalıdır. Diyelim, Ortadirek’te dağdan iniyor bir kişi… Dilin ona uygun olması lazım. İnsan kendisiyse, bir anlatım biçemi de olur. Başka türlü olmaz. Gel de gökyüzünü dalgalı bir deniz gibi anlat! Mümkün değil. Elbette benim dilimde, yazış biçimimde birtakım etkiler var. Ama kendine has… Nazım Hikmet’le Paris’te karşılaştığımızda, Ortadirek’ten birtakım cümleleri sordu bana. Ben, “Halk böyle söylüyor” diyorum. “Hayır” diyor, “bunlar senin cümlelerin.” Çok sonraları Ortadirek’i yeniden okurken anladım ki, cümleler benim cümlelerim.

Bir parantez açıp bu konuşmada Nazım Hikmet’e de bir yer ayırsak mı ?

Paris’te Nazım’la uzun uzun her şeyi konuştuk: Bütün hayatı hapishanede geçsin, düşüncesinin uygulandığına inandığı ülkeye gitsin, müthiş bir düş kırıklığına uğrasın… Bu Nazım Hikmet için ölümden de ağır bir şey. Öldüğü tarihlerde Budapeşte’de buluşacaktık. Bir gün, İngiltere’de, Cambridge’teydim o sırada, bana telefon etti. “Budapeşte’ye biraz erkence gel” dedi. “Beni sen gönderdin, İngilizceyi öğrenemesen bile İngilizleri öğren diye göndermedin mi?” dedim. Ama bırakmadı, her hafta telefon ediyor, erken gel, diyordu. “Sen de Macaristan Kültür Bakanlığının çağrılısısın. Bilet gönderteceğim diyordu. Macaristan’a telefon ettim, “Benim kitabım çıktı, alacağım yok mu?” dedim. “Var,” dediler, “gelince ödeyeceğiz.” Sordum öğrendim, bir aileye bir buçuk yıl yetecek kadar bir paraymış. Nazım’a “Ben kendi paramla gelirim, bilet istemem” dedim. O beni çağırdı ya, para biriktirmeye çalışıyor ikimize yetecek kadar, hazırlık yapıyor. Macaristan’da şiirleri çıkıyor, para alacak ama, şiir kitabına daha az para ödeniyor. Rusya’dan daktilo getirip orada daha yüksek fiyatla satmayı bile düşünmüş, bunu sonradan öğrendim. Paris’e gidişimin ikinci günü Nazım’ın ölüm haberi geldi. Oradan Budapeşte’ye geçecektim. Gittim ama, Nazım’sız hoş olmadı…

Bu son romanınızda cümleleriniz sözdizimi (sentaks) açısından da özellikler gösteriyor.

Bir romancının dili, kendi kişiliğinin dilidir. Ben Binboğalar Efsanesi’nde de yeni bir şey yaptım. Ama kimse farkına varmadı. Dışarda da, içerde de… Örneğin Fransa’da çıktığı zaman. Fransız Eleştirmenler Birliği. “Yılın Kitabı” ilan etti, göklere çıkardılar. Ama kimse bir şey yazmadı.

Sizin birçok romanınız için de böyle oldu. Kimi yönleri dikkati çekiyor, kimi yönlerinin ayırdına varılmıyor.

Akçasazın Ağaları ikilisinde, yani Demirciler Çarşısı Cinayeti’yle Yusufcuk Yusuf’ta romanın başlıca konularından biri, üretim aracı değiştikçe, doğanın da değişmesidir. Ama onunla birlikte insan psikolojisi de değişiyor. Bir bilim adamı, Michelle Bosquet, bunu çok daha sonra yazdı. Roman Fransa’da çıktığında Nouvelle Litteraire dergisi “Olgunluk çağındaki bir romancının şaheseri” diyor, ama roman ne getirdi, onu anlatmıyor.

Dil konusu açılmışken sormak istiyorum. Son günlerde bir televizyon görüşmesinde Kenan Evren’i kıyasıya eleştirdiniz. Buna neden gerek gördünüz?

Evren Paşa, benim canımla oynadı, Dil Kurumu’nu kapatmak ne demek? Atatürk’ün vasiyeti var, mülkünü Dil Kurumu’na bağışlamış. Paşa, mülkyağmacılığı yapıyor. (Bu da sert oldu ama, ben ne yapayım?) Dil Kurumu, Mustafa Kemal’in kurduğu, bu ulusu ulus yapan iki önemli kurumdan biri. Sevr olsaydı, Anadolu Türklüğü diye bir şey kalmayacaktı, o kesin… O ne yapmış, bir de dili kurtarmak istemiş. Çok da tutumlu bir adam, devletin parasını harcamamak için çabalıyor. Kişisel parasıyla iki kurum kurmuş. Nasıl Kurtuluş Savaşı’nda hayatını koymuşsa, ulusun hayatı için önemli gördüğü Dil ve Tarih Kurumlarını da kendi parasıyla kurmuş. Yoksa, macerasını bitirmiş, köşesine çekilmiş, bir bölük candarmayla, belki bir bölük polisle korunan, tarih önündeki yeri belli Evren Paşa için böyle konuşmazdım. Ama canıma tak dedi. Üstelik, “Ben Atatürkçüyüm” diyor.

Hayati bir konu olan dil üzerinde durduğumuza göre, dil-kültür ilişkisi ulusal kültür -evrensel kültür bağlantısı üzerine görüşlerinizi de alsam.

Dili yazı yaratır, geliştirir. Yani yazılı edebiyat dili yaratır. Halk da yaratır ama, yazılı edebiyatın yarattığı kadar yaratamaz. Bir devir gelir ki, dil kalıplaşabilir. Mustafa Kemal dile bu kadar önem vermeseydi, Nazım Hikmet de benim kuşak da, bizden sonrakiler de kolay kolay çıkış yapamazdık. Bizim kültür temelimizde neler yok ki… Urartu, Hitit, Grek, Arap, Fars, Osmanlı, Türkmen… Hepsinin üstünde oturuyoruz. Mustafa Kemal, Türkçeye önem vermiştir ama, hiçbir dili, hiçbir kültürü de yasaklamamıştır. Bunu İzmit’teki basın toplantısında Ahmet Emin’in bir sorusuna karşılık olarak söylüyor. Dünya binlerce kültürlük bir çiçek bahçesidir. Bu çiçek bahçesinden bir kültür yitecek olursa, dünya bir rengini, bir kokusunu yitirir. Emperyalizme kadar hiçbir kültür başka bir kültüre en küçük bir zarar vermemiştir; tersine, bütün kültürler birbirlerini beslemişlerdir. Bugünkü dünya uygarlığının Akdeniz’den doğması, Akdeniz’in dünyanın başka yerlerinden daha çok kültürlü olmasından dolayıdır. Akdeniz belkide dünyanın geriye kalan yerlerinden daha çok kültür mozaiğine sahiptir. Bir kültürün ölmesi, bir ülkenin ölmesi kadar tehlikeli bir şey, çünkü insanlığın bir parçası gidiyor. Ben bu konu üzerinde çok duruyorum. Herhalde Türkiye’yi bölmek istediğimden değil. Bu devirde bölünmek değil, bütünleşmek önemli. Ama kimsenin kültürünü öldürmeye, dilini kesmeye kalkışmamak gerek. Benim bu söylediklerimi kabul etmeyenler olacaktır, bu dört ciltlik romanı bizim ülkemizde yadırgayanlar da olacaktır. Ben Avrupalı gibi yazmıyorum, kendim gibi yazıyorum. Kendi kültürümce yazıyorum. Böyle olunca, insanlıkla birleşiyorum, insanlığımı yazıyorum. Mitterand, beni Olof Palme’yle tanıştırırken “Tanışıyor musunuz?” diye sordu. Palme, “Ben onun ikinci vatanının başbakanıyım, Yaşar Kemal için televizyonda da konuştum” dedi. Bunun üzerine Mitterand bana sondu: “Sen Çukurovalısın, İskandinav ülkelerinde nasıl best-seller oluyorsun?” Mesele şu:: İnsan dünyanın her yerinde aynıdır. Eğer çok derinlemesine yazmışsan kendini, bütün insanoğlu ile derinlemesine berabersin. Yazar da bu demektir.

(Alpay Kabacalı, Cumhuriyet Kitap, 30 Mayıs 2002)