Arif Damar İle

Oldukça uzun bir süredir, bu konuşmayı yapmak istiyordum. Senin ve benim dışımızdaki engellerden ötürü gecikti. Ama bunu sen de geciktirdin, bu konuşmayı gereksiz gördüğünü söyledin. Oysa her şair gibi senin de şiirlerinden ayrı söyleyeceklerin olmalıydı. İlk sorum şu: Ara ara sessizliğe çekiliyorsun. Ardından, sürekli bir arayış ürünü olduğu ilk bakışta sezilen yenilikler görülüyor şiirinde. Şairin etkinliğinden ne anlıyorsunuz?

Bu susuşun çeşitli nedenleri var. En önemlisi de şu: Şairlik bir meslektir. Şiir, her yerde, her an onu düşünmek ve ona kafa yormakla yazılır. Her biri ötekinden farksız şiirler yazmak olmamalı işimiz. Tekdüze bir şiir, şiir olmaktan çıkmış bir yazı toplamıdır. Bu olumsuzluğa düşmemek, sürekli olarak söyleyiş ve içerikte yeni olanı bulmayı gerektirir. şiiri durmadan kovalamak zorundayız. Oysa ben, şimdiye kadar zamanının tümü şiire bağlanmış bir adam olamadım. En başta geçim derdi, bir kitabevi işletmekte oluşum buna engeldi. Başka engeller de çıktı. Bundan ötürü, benim, şiirim üzerinde yoğunlaşabilmem, bu işi meslek tutanlara göre daha uzun bir zaman istiyor ve senin deyişinle zaman zaman sessizliğe çekilmemi gerektiriyordu. Şairin etkinliğini de bu bağlamda ele almalı. Şair, ilkin şiir kurmak zorundadır. Onun tek işi bu. Şu ya da bu ölçüde işlevsel oluşu bir sonraki iştir. Ayrıca bugünkü şiirimin işlevsel yönü oldukça geri plandadır.

Evet, öyle görünüyor. Ayrıca dergilerde daha sık şiir yayımlıyorsunuz. Şiirinize yeni bir tat getirmeye çalışıyorsunuz.

Şairlik, bu! Böyle şair olunur, böyle şair kalınır. En son şiirinde bile daha önce yakaladığın söyleyiş güzelliklerine sığınmamalısın. Daha yeni ve güzel olanı aramalısın.

Gerçekçi bir şairin karşısına şu soruyu çıkarıyorlar o zaman: Gerçekçi şair yenilikçi eğilimler taşıyabilir mi? Başka deyişle, gerçekliği her durumda en yetkin biçimlerle yansıtmada ve yeni olanı bulmada gerçekçiliğin olanakları yeterli mi?

Gerçekçiliğin olanakları her zaman yeterliydi, yeterlidir. Yeniyi bulma çabası mutlaka biçimciliğe varmaz. Biz, yeni biçimleri, yeni içeriğin bir öğesi olarak, hayatın akışının gereği olarak arar ve gerçekleştiririz. Sen gelmeden, daha önceki söyleşilerimizi göz önünde tutarak kimi notlar almıştım, böyle bir soru yöneltmeni bekliyordum yani. İşte şurda şöyle diyor Brecht: “Gerçekçilik belirli bir biçim değildir. (…) belirli -tarihi, geçici- biçimlere sıkı sıkıya sarılırsak, biçimciliğe karşı yürüttüğümüz kavga umutsuz bir biçimciliğe dönüşebilir çarçabuk.” Brecht’in bu söylediklerine katılıyorum. Daha önceden çözümlenmiş sorunlar üzerinde uzun uzadıya konuşarak okuru yormanın bir anlamı olmasa gerek.

İyi de, yeni biçimler aramanın nerde biçimcilikle sonuçlanacağı konusu önemli.

Anlaşılır olma ölçütünü elden bırakmamalıyız. Ama bu ölçüte katı
biçimde bağlılık, gerçekliğe ve ona uygun olan biçime ters düşebilir de. Aklıma Neruda’nın şiiri geldi. Sana da okuyayım:

Yinelemek istiyorlar
Yunanistan’daki büyük başarılarını; ağırlayıp
Yunanlı hovardalarını kokteyllerde
dağlara çıkmış halka kurşun yağdırıyorlar.
onlara göre:
durdurmalıyız samothrake Zaferi’nin yeni uçuşunu
insanları asmalıyız öldürmeliyiz”

Şimdi burada adı geçen yer Semadirek diye bildiğimiz ada. İyi ama hangi zaferden söz açılıyor? Azra Erhat’ın Mitoloji Sözlüğü’nde bilgi yok. Sözü geçen zafer, bugün emperyalizme karşı kazanılmış, nazizme karşı

kazanılmış bir zafere eşdeğerde belli ki. Samothrake Nikes’i biraz biliyoruz. Sanırım bu heykel, bu savaşla ilgili; dünyanın en seçkin başyapıtları arasında. Savaşı öğrenemedim.

Ama mesaj anlaşılıyor.

İyi ama kimler anlıyor ve ne kadar anlıyor? İşimiz zor. Şair olarak, okur olarak, evrensel kültürü özümsemek gerekiyor. Başka nasıl evrensel olunur? Neruda bunun farkında…

Oraya gelmeden, bir konuyu azcık deşelim, diyorum. Yenilikçi tavırlarla gerçekçiliğin çelişmesine dair eski bir soru bu: Yenilikçi anlayış, sanat bilincini en geniş yığınlara götürmede olmasa bile, insan gerçekliğinin karmaşık yapısını sezdirme ve gündeme getirmede, hiç değilse sanatçılar ve aydınlar açısından uyarıcı olabilecek saptamalar, öneriler de mi getirmiyor?

Şunu somutlaştırsana bir. Hangi akım, hangi anlayış, hangi çizgi üzerinde konuşuyoruz? Öyle ya!

Şöyle diyelim: 1940 Kuşağı adı verilen şairler kuşağı, Garip ve İkinci Yeni şiiriyle sürekli karşıtlık içinde oldular. Son aylarda bu tartışma yeni ve sıcak bir aşamaya ulaştı. Bu iki şiir tavrının getirdiği ve götürdüğü ne?

Bir kere şu çok açık: şiirin tekniği yönünden, sadeleşmesi ve şairanelikten kurtulması yönünden Garip şiiri ileri bir adımdır, önemli bir adımdır. İkinci Yeni şiiri ise, yeni biçim olanakları arayışı ve getirişiyle önem kazandı. Uzak çağrışımlarla anlatma tekniğini, imgede zenginliği geliştirdi. Özellikle Cemal Süreya ve Turgut Uyar’ın çabaları, İkinci Yeni içinde ayrı ve önlerde bir yer tutar. Şimdi açık konuşmalı, bugün ve gelecek önünde açık olmalı: 1940 Kuşağı gerçekçileri, eski gerçekçiler, Türk şiirinin sonraki gelişmesinde çok önemli katkılar getiremediler. Öncü ve sürükleyici olamadılar. Gerçi bugün İkinci Yeniciler de tıkandı, eski etkinliği yitirdiler. Ama 1940 Kuşağı’nın önde gelen şairlerinin de eski ve yeni ürünleri ortada. Şiire yalnızca yüklendiği işlev açısından bakılmamalı. Biz öyle bakıyorduk. İşlevi sona erince şiirin de etki gücü azalıyor.

Bakın burda çok önemli bir noktaya geldik: Sen, eski gerçekçi kuşağın kendini aşamamasını işleviyle açıklıyorsun. Ama bu konuda yaygın olarak değerlendirme başka: Garip ve özellikle ikinci Yeni şairlerinin okur beğenisini çarpıtması; gerçekçi kuşağın okurdan yalıtılması ve koparılması yönündeki siyasal baskıyı bütünleyen etkenlerdir. Zühtü Bayar da senin üzerine incelemesinde bunu vurguluyordu papirüs’te…

Bak kardeşim, beni başkalarının yargılarıyla karşı karşıya getirmeye çalışma. Ne dediğim açık.

Galiba iyi soramadım. Asıl şuydu söylemek istediğim..

Anladım, peki, söyleyeyim: Öyle bir değerlendirme kısmen doğrudur. Ancak şairlik salt politik etkinlik değildir. Bizim için o yıllarda politik etkinliğin tartışılmaz üstünlüğü vardı. Yanlış bakıyorduk. Gerçek şu: Bir şiir, ilkin şiir olarak kendini kanıtlamak zorundadır. Biz bunu yapamadık, az ya da çok yapmışsak bile sürdüremedik, süreklilik sağlayamadık. Bu konuyu şöyle bağlayalım: Güçlü bir şiiri, hiç bir başka şiir okurdan yalıtamaz, etkisizleştiremez. Örnekler var…

Brecht’in bir önermesi var: Gerçekçilik, her ortamda içeriğine uygun biçimi bulur, gerilemez.

Tastamam öyle.

Sözün burasında, Nazım’ın son dönem şiirleri üstünde de durmamızda yarar var. Son şiirleri onun geleneksel çizgiden kopuşunu mu simgeliyor? Yoksa gerçekçiliğe yeni olanaklar taşıma çabası mı? Evrenselliğe biraz daha yaklaşma isteği mi?

Ben, son söylediklerinin doğru olduğu kanısındayım. çünkü Samansarısı, Havana Röportajı ve ötekilerde gelenekselden kopma değildir söz konusu olan. Onu hem içermek, hem de aşmaktır. Kaldı ki, evrensel olmak, yalnızca kendini ve ülkesinin şiir geleneğini aşmakla sağlanamaz. Yeni olmakla, evrensel düzeyde yeni ve gerekli olmakla sağlanır. Nazım’ın varmak istediği budur. Nitekim o yere varmıştır. Önce, açık söyleyeyim, yakın zamanlara kadar, dış dünyadaki değerlendirmelerde politik nedenlerin payı var, diye düşünüyordum. Çünkü şiire bakışımda, kuşağımın şiire bakışında bir eksiklik, bir terslik vardı. Bunu aştığımı sanıyorum. Önceleri Memet Fuat söylüyordu, sonra Suchkov’da da okudum: Memleketimden insan Manzaraları’ndaki düzyazı nazım, şiirindeki yeni tekniğinden ötürü adı Brecht, Eluard ve Neruda ile birlikte anılıyor. Kagan ise, onu Brecht ve Gorki ile birlikte anarak, aşk şiirlerinin derinlikli oluşunu, dünyayı tümüyle kavrayışını vurguluyor. Buna başka değerlendirmeler de eklenebilir. Şunu demek istiyorum: Evrensel olmak, geleneği içermek ve aşmakla olanaklı. Bir şairin amacı bu olmalı. BU amaçla yaşamıyor ve bu amaçla yazmıyorsa, ortalama bir şair kalmayı seçiyor demektir. Hiç bir gerçek şairin buna katlanabileceğini, ülkesinde ve kendi döneminde okunuyor olmakla yetinerek şiir uğraşını sürdürebileceğini sanmıyorum.

Sanırım daha önce de üstünde kafa yorduğun bir soru: Son yıllarda şiirin güncel olana daha sık uğraması ve yaygınlaşma çabası, etkinliğini ve özgürlüğünü yitirişi olarak yorumlandı. Siyasetin şiire mülteca olduğu gibi bir sonuca varıldı nerdeyse. Tersini düşünenler de var bu arada, edebiyatı siyasete mülteca yapmak isteyenler. Ama ikincisi zaten tutmayacağı için ilki üzerinde konuşalım. Şiirimizin kırk yıldır geçirmekte olduğu yenilenmelerin yakından tanığı oldunuz. Şiirimizin bugünü ve geleceği için ne diyorsunuz?

Son zamanlarda işlevsel şiir yazmıyorum. Can Yücel yazıyor, güzel de yazıyor. Şiirimizin siyaseti önde tutma dönemini aştığı kanısındayım. Günümüz toplumcu gerçekçi şiirinin genç isimleri, hem içerik, hem biçim yönünden Türk şiirinin en güzel örneklerini veriyorlar. Bugünkü şiirimiz içinde etkin bir yerleri var. Ali Cengizkan, Yaşar Miraç, Hüseyin Haydar, Adnan Özer, Akif Kurtuluş gibi en gençleri bile umut verici şairlerdir. Kimin ne dediğinden ve ne yapmak istediğinden önce ürünler önemli. Var olan ürünler de şiirimizin geleceğinin aydınlık olduğunu bugünden gösteriyor.

Az önce, sözünü kesmek istemediğimden sormadım, şimdi sormak istiyorum: Kimi değerlendirmelerde sen 1940 Kuşağının dışındaymış gibi ele alınıyorsun, ya da bu kuşak içinde oldukça ayrı bir yere konuyorsun. Şimdi İlhan Berk’in yazısı elimin altında:

“Arif Damar’ı, şiirini düşününce bazı insanların ozan olarak yaratıldığına daha bir inanıyorum. Bu ayrıcalık, önce onun bu dünyada uğradığı nice acıya, yokluğa, haksızlığa karşın, ozanlığını sürdürmesi, sonra da bu dünyada tuttuğu her işte şiirin onun elini bırakmamasıdır, diyorum. Öte yandan, o bu ayrıcalığa hiç yaslanmamıştır. Kendini şiirin bir ağır işçisi olarak görmüştür. Yaşamını düşününce, hiçbir tanım onu bu denli iyi anlatamaz sanırım. Böylece yalnız ona sarılarak kendini varetmiştir. Bu yolla sanki Lautreamont, Eluard, daha niceleri gibi, o da şiirin herkes tarafından yazılacağına inanmıştır. Değil mi ki şiir insanın bir özüdür en ‘sürekli su’yu, öyleyse onu bulacak, kazacak, çıkaracaktır.” (…) “Öte yandan toplumcu içerikteki yeri bence asıl, tekdüzeliğe hem içerik, hem biçim bakımından karşı çıkmasındadır herşeyden önce. Dünyayı ve insanları bütün yönleriyle görmeye çalışır. Bu yüzden yaşamın dörtyol ağızlarındadır şiiri, otağını oralara kurar. “

Başkaları da yazdılar bu konuda. Sözgelimi Fethi Naci, Cemal süreya, Memet Fuat, Oktay Akbal’ın yazıları var, toplumcu şiir içindeki yerinin ayrılığına değinen.

Doğru bu dediklerin. Ama, Memet Fuat’ı, saymazsak İlhan Berk dışındakiler, her nedense, sonraları, o yazıları hiç yazmamış gibi davrandılar. En başından, kitaplarına koymadılar. Anlamlı elbette bu. Özellikle Cemal Süreya’nınki büsbütün şaşırtıcı. Yurt Ansiklopedisi’nin İstanbul bölümüne, pek çok şairden şiir ve dizeler alırken, benim şu dörtlüğümü atladı:

Bulut gelir pare pare
Ada’da Moda’da ak
Haliç üstünde kara
Topkapı’da karışır kayıplara
(İstanbul Bulutu)

Doğrusu ben de şaşırdım şimdi. Oysa Cemal süreya’nın öyle şiirleri var ki, bir gerçekçi şair, altına imza koymak ister. Böyleyken, sizden tedirginlik duymasını anlamak güç.

Nedenini bilmiyorum, yeri gelmişken söylüyorum, bilinsin diye. Aslında Cemal Süreya’yı şair ve insan olarak severim ben. O düşüncene de katılıyorum: Her ne kadar Apollinaire gibi şaşırtmasını seven bir şairse de, şiirleri titizlikle incelendiğinde görülecektir ki, sınıfsal duyarlıktan yoksun değildir. Göçebe’deki kimi şiirleri, Önce Öp Sonra Doğur Beni’deki pek çok şiiri böyle bir duyarlığın ürünüdür. En değerli toplumcu gerçekçi şairlerin adını altına yazabileceği şiirlerdir. Cemal Süreya’yı yirmi beş yıldır yakından tanırım, arkadaşız. Yoksul halk çocuğudur. Anılarındaki acılar, diyebilirim ki, benimkinden çok daha acıdır. Hayat karşısındaki tavrının, dikkatle bakıldığında, bir burjuva sanatçınınki olmadığı görülecektir. Kendini saklıyor. Ne yazık ki, yıllar önce bir dergide de yazdığım gibi, poetikasını yürütürken, şiirinin duyarlığı ile bağdaşmayacak şairlere yakın durmaktan kaçınmıyor. Ama ilerde, niçin toplumcu şairler arasında sayılmadığına okurlar şaşıracaktır. Gerçekten de toplumcu politik tavrı yok, eylemi olmadı, ama şiir tavrı toplumcudur ve bu tavrını saklamaya elverişli bir durumdadır. Aramızda genel toplumsal sorunlardan günlük dertlerimize, sevinç ve acılarımıza kadar paylaşabildiğimiz pek çok şeyin olması boşuna değildir.

Acılarından alçakgönüllüce söz ediyorsun ama hayat karşısındaki tavır alışından çektiklerinin payı küçümsenemez.

Bak bu doğru. Kurtuluş Savaşlarının yanında olmamın çok somut bir nedeni var, Çanakkale Savaşı sırasında emperyalistler Gelibolu’da askere tayın gitmesin diye un fabrikasını bombaladıklarında, hemen bitişiğindeki arsada anama ait ev de yıkılır. Uzunca İbrahim Mahallesi’ndeki o 35 arşınlık arsa hala boş durur. Evet, acılarım o yıllara dayanır…

Sen, daha ilk şiirlerinde konularını titizlikle işleyen bir şair olarak göze çarptın. Biraz o yıllardan söz etsene.

-İlk şiirlerimde özgün bir sesim olup olmadığını bilemem. O şiirlerim “Dost” adlı kitapta topladım. Ant’ta ve Aziz Nesin’in “Cumartesi” adlı magazin edebiyat dergisinde ilanı da çıktı. Ama yayınlanamadı, baskılar nedeniyle. O kitabımdaki bir şiirimden birkaç dize okuyayım sana:

“Sabah karanlığında çıkıp evinden
elinin emeği, kafasının ışığıyla
demiri, ağacı, hayatı işleyenler.
Dostum, böyle iştahla beklendiğinden
bu dünya yeni baştan kurulmak ister.”

Senin şiirin sık sık kabuk değiştirmeler yaşadı. Ama kim ne derse desin, içerik olarak halkçı ve gerçekçi kaldı, içerik değişimi bu bağlamda gerçekleşti. Senin titiz işçiliğinin ve içten duyarlığının hünerli bütünleşmesinin sürekli tanığı oldu. Son şiirlerinde yine arayış ve denemeler içindesin. Kimilerinde başarılı da oluyorsun…

Daha önce de söyledim. Şairlik budur. Son şiirlerimde estetik değeri önde tutabiliyorsam, yeni ve kendimi aşan bir şeyler söyleyebiliyorsam, bunun bir nedeni yeniyi yakalama tutkusu elbet, ama bir nedeni de şiir için daha elverişli bir ortamda yaşıyor olmam. Şu dosyaya bak mesela, içinde yüzlerce karalama var… Sadece iki şiir için.

Çalışma koşullarınız kötü sayılmaz. Sokağınız gürültüsüz, pencere önünde apak çiçekleriyle kocaman akasya ağacı, karşı bahçede defne.. Odaların her birinde bir daktilo, hepsi birbirinden güzel cins cins deniz kabukları.. Şu kuşu kim yaptı sahi? Deminden beri gözüme ilişip duruyor, soyut bir heykel gibi…

Doğanın yapıtı o, Bozcaada’da buldum onu. Deniz getirdi. Ağaç parçası, yıllar süren aşınma sonunda böyle bir kuş heykelciği olmuş işte.

Bir söyleşimiz sırasında “şiir aşksız yazılmaz” demiştiniz. Hep öylemi düşünüyorsunuz?

Benim için kesinlikle öyle.. Ama görebildiğim kadar Nazım için de öyle. Piraye Nazım’ın aşkı, Münevver “şekeri”dir. Bu, şiirlerine de yansır.

Çalışmalarınız ve yakında çıkacak yapıtlarınız hakkında okura bilgi verir misiniz?

Bir süre Bozcaada’da çalışacağım. Rahat bir yer. Doğduğum yere özlemimi de gideriyorum orada. Baskısı yapılmakta olan üç kitabım var: “Ay Ayakta Değildi”, “Şiirimizde Niyazi Akıncıoğlu” ve Adam Yayınları’nda çıkacak olan “Seçmeler…”

(Seyyit Nezir, Gösteri, Eylül 1983)