Ece Ayhan İçin Aynalı Bir Requiem

Ece öldü. Ama hiçbir apartımanın, evin kapısında bir yığın ayakkabı işaretlemeyecek bu ölümü. Onun okurları bir binaya, bir eve girerken ayakkabı çıkartan sınıftan değiller. Oysa o Adnan Özyalçıner’in Taş öyküsündeki o görüntüyü ne çok yinelemişti bana. Bazan öyküyü değiştirerek. Kapının önündeki onca ayakkabının bir olağanüstülüğü gösterdiğini düşündüğünü çocuğun. Her anlatışında öykünün bir yerini değiştirmeyi severdi.

İlk kitabı a dergisi yayınları arasında yayınlanmıştı. Kendisi de ‘a’cı sayılırdı. Ama her şeye karşı olduğu gibi ‘a’cılara da karşıydı. Yaşamını bıçakla bölünmüş gibi ikiye bölen beyin ameliyatı öncesi de böyle miydi? Anımsamıyorum. Mülkiyeliler arasındaki dayanışma değilse de edebiyatçılar arasındaki dayanışma onu İsviçre’de Gazi Yaşargil’in neşterine teslim etmişti. Ama bu dayanışma, sonunda onun kurgularından biri yüzünden yitip gitti. Ece, kendisi için toplanan paraları birilerinin yediğine inanıyordu. Mahkemeler açtı, birilerini ihbar etti. Ve yalnız kaldı. Belki bu halusinasyonlar görmesine de yol açan ameliyatın sonucuydu, bilemiyorum. Ama onun mahkemedeki durumunu hiç unutmayacağım; yaşlı bir kadın, anası ve küçük bir çocuk, oğlu… Yoksul bir mülkiyeli, yoksul bir şair… Ve zengin bir düşgücü. Hemen söylemeliyim, Adnan Özyalçıner’in de, benim de arkadaşımdı. Ben şiirini severim. Bazen Adnan’la tartışırdı. Asım Bezirci, Ece’nin şiirini anlamamı ve sevmemi (herhalde şiirime bakarak) bana yakıştıramadığından olmalı, bu tartışmaların nedenini, o sıra yeni evli olduğum Adnan’la kaliteli kavga bahanesi aradığıma yormuştu.

Bütün ölüm yazılarında, yazanı ya da yakınlarını anlatan bir yer vardır. Bu bazen bir cümle bazen bir paragraftır. Bu, yazı içinde bir öykü olabilir. Bir gün Adnan’a ‘cenaze arabasıyla gezmeye gidenleri’ gördüğünü söylemişti. Adnan da bunu yazmak için izin istemişti. Sonunda yazılan öyküdür Pazar Gezintisi.

Ece Ayhan ne yazdı bunca yıl, neler anlattı? Bence ‘muhalifliği’ni. İlk şiirlerinden başlayarak gerçeküstüne yakışan bir kurgu, karanlık bir bakış açısı, toplumsaldan coğrafyaya bir sürü göndermeyle ne yapmak istiyordu? Dili gramerden koparıp, sıradan anlatımı kırmak, bir tanımın sözcüklerinin ilk harflerini karşılıklı değiştirmek bir oyundu belki. Ama tabulara dokunmak için tek yol muydu? Fikriye Hanım’ın intiharı onun şiiriyle girmedi mi edebiyata? Toplumcu değildi, hayır. Sınır çizilemeyen ‘karşıduruş’u toplumculuğa da karşı çıkıyordu onu sanki. Anarşist miydi?

Yaşadıkları ve anlattıkları toplumsal yorumlara uygundu.

12 Mart sonrası Türk Edebiyatı, toplu bir antimilitarist “antifaşist” darbe karşıtı dönem yaşadı. O yılların ürünlerinde bu görülebilir. Devlet Ve Tabiat o dönemin ürünü işte. Ece’yi kalabalıklara taşıdı. O kalabalıkları değilse bile birlikteliği severdi.

Yazdı da bunu:

‘Bir değişim, bir sokakta bile, elbirliğiyle yapılmalıdır bence. Ben bir keşişim ya da zangoçum falan filan ama… (…) Sözcüklerin, benim öz meramımı anlatmaya yetmediğini gördüm.’ Morötesi Requiem / Ağzıbozuk Bir Minyatür adlı anlatıdan alınacak bir bölüm, onun nasıl anımsama ve yorum sıçramaları yaptığını gösterebilir, anlatıda ve şiirde:

‘Anladığımca, büyük ve dondurucu bir kış geçiriyoruz galiba. Pencere kenarlarını kestiğimiz gazete kağıtlarıyla kapatmıştık. Bir sahana un koyuyorlar, sonra da su dökerek hamur yapıyorsun. İşte sana oldu mu tutkal. Parmakların ne güne duruyor, onlarla bir iyicene makasla kesilmiş gazeteleri yapıştırıyorsun. Kısacası sıcak, odadan kaçmasın için her şey yapılıyor. Odunları nasıl buluyorlardı bilmiyorum.

– ‘Eğer tanıklar yoksa’ diyor bir gazeteci-röportajcı- ‘olaylar da yoktur’. (Haber de yok olabiliyor yani.)

Şöyle de denebilir mi?: ‘Eğer tanıklar yoksa gece de gelmez, bastırmaz.’

Şeker çuvalları, morumsu bir şeker pancarı resmi kaput bezi (Amerikan da deniyor) nerde patiska?’

Bu anlatılan bir yanıdır muhalif olmanın. Devlet ve Tabiat’ın kökleriyse belki şu sonradan yazılanlarda:

‘-Birbirinizi kakmayın. Uslu uslu hiç konuşmadan. Boy sırasına göre dizilin bakayım.

‘-İşte bu gördüğünüz darağacıdır! İnsanları bununla asarlar haa! Bu da asılmış adam! İdam böyle işte! Çizin! Yazın! Yarın sınıfta göreceğim.’

Onu ‘Edebiyatımızın karşı sesi’ diye tanımladılar, ‘İkinci Yeni’nin papazı, keşişi’ diye. Bence o savunduğu ‘sivil şiir’in kurucusu diye anılmak isterdi. ‘Sıkı şair’ diye. Bir denemesinde Cumhuriyet dönemi şairlerini devletle ilişkileri bakımından sınıflandırarak bir antoloji hazırladığını söyler. Bir bölümünü örnek olsun diye yayınlar. Karşı olduğu şairler ve yanında olduğunu belirttiği şairler vardır. O, kalabalıkların sevdiği şairleri sevmez, Nazım Hikmet, Attilla İlhan, hatta Yahya Kemal. Ama Küçük İskender’i savunur. Belki eşcinselliği ‘bir kopuş’ olarak yansıttığından.

Ece Ayhan’ın şiirindeyse eşcinsel aşk anka simgeleriyle başlar ve Divan şiirine yakışan bir mesafelikle yansır. Argoyla bile olsa. Kısacası o ‘sivil şiir’ini hiçbir cinsellikle parlatmayı düşünmez. Parlatanlara duyduğu hayranlık mıdır? Alay mı etmektedir? Pek belli değildir. Onun şairler için söylediklerini merak eden Aynalı Denemeler’e bakar. Sataşmalarının en hafifinde, bir grup edebiyatçıyı ünlü müzikçilere benzetir, Turgut Uyar Frank Sinatra’dır da, Edip Cansever, Muazzez Abacı’dır. Ece kendini Rasputin’e benzetmişse, kim bu benzetmelere alınabilir?

Belki onun nasıl düşündüğünü tam görmek için ameliyatlardan falan önceki bir soruşturma yanıtından bir bölüm alıntılamak gerek.

Yıl 1967’dir, ‘Günün şiirinin okurla olan ilintisi’ sorusunu şöyle yanıtlıyor Şiir Sanatı dergisinde: Örneklediği şairleri eleştirdiğini anımsamak gerekir. Ece solu suçlar.

‘Her şey bir yana Nazım Hikmet’in 1967 Türkiye’sinde bir milyon okuru olmalı, Orhan Veli’ninse yarım milyon okuru olmalıydı, en azından. Neden yoktur? Açıklayınız da görelim?

Düşünülsün ki, bütün sağ, iktidar olarak, hükümet olarak okullarıyla, şusuyla busuyla sanata karşıdır, bilinçli olarak hem de. İlgisiz değildir asla. Elindeki bütün olanakları, araçları bu uğurda ve bu anlamda kullanır durur; dünlerden daha dikkatli. Şiiri, sanatı filan bırakın bir yana, ulusun kendi dilini bulmasını bile engellemek ister, çabalar, çırpınır. Türkçe’nin kendisini bulmasının, bir çeşit NATO’dan çekilme anlamını taşıdığını içgüdüsel bir sezişle bilir adeta. Hadi sağ kendini savunuyor, anladık. Peki ama sol yakanın bu ağızlarına ne oluyor? Bu bizden hoşnutsuzlukların, bu bizi suçlamaların, bana kalırsa, gerçek bir sol düşüncesiyle hiçbir ilişkisi yoktur. Onlar kendi vehimlerini ve yüreklerinin sağda oluşunu açıklıyorlar. Gizli sağcılar! Sağdan işittiğiniz sözlerin benzerlerini ve hatta daniskasını onlardan işitiyoruz.’

1967 Mayıs’ında Kemal Özer’in dergisine verdiği bu yanıt, ‘kapalı şiir’ tartışmalarının verdiği bir öfkeyi taşımaktadır kuşkusuz. ‘Bilinir ki, bugünkü okurun ilgi alanları çeşitlenmiştir çok. Bunlar siyasal, toplumsal sorunlar olsa çoğunlukla takılmayacaktım; şu küçük geçmişteki sol yayınlara gösterilen ilgi gibi örneğin, böylesi bir ilgi sonunda şiire daha bir kolay açılabilir. Ama okur ayak topu, at yarışları, polis hikayeleri, resimli romanlar vs. peşindedir ve daha yüzlerce şeyin peşindedir. Onları oraya bugünkü şiir sürmüştür demek ineklik etmektir. Bu olgunun sorumluluğu elbet birtakım sarı kurumlarındır doğrudan doğruya, ama okurun da yok mu? Müşteri daima haklı mıdır?’

Belki burada ancak Ece Ayhan’a sorabileceğim ve doğru yanıtı onun verebileceği bir soru sorulmalı… Bazı şairler, yaşlılarevi, kimsesizlerevi gibi kurumlarda ölürler. Toplumcu da olsalar, muhalif de olsalar… Kitaplarını bir toplumcu yayınevi de bassa Yapı Kredi de bassa durum değişmez.

Enver Gökçe ile Ece Ayhan’ı birleştiren bu benzerlik yazgı değildi. Şairlerin yalnızlığı sevmesi gibi bir kurmacayla açıklanmaz. Bu, şiirini beğensin beğenmesin ‘şiiri meslek olarak alanlar’ diye tanımladığı grupta olmaktandır belki. Belki ‘Bir şiir kıpırdanıyor, deviniyorsa sona ermiş demektir; sözgelimi herhangi bir şey eksi kıpırdanmaz! Ustalar şunu çok iyi anlayacaklardır; şiir tam bir avadanlıktır, tarihsel bir avadanlıktır!.. Devletle…’ tanımında şiir kıpırdanmasını görmek için yalnız kalır kimi şairler.

Bence bunların yanısıra muhalifler yalnız kalır.

Topluma duyduğu ilgi, düzene muhalifliği, toplumculuğu yok saydıracak kadar muhalif olan Ece Ayhan da, Marksist ve toplumcu muhal sevecen Enver Gökçe de.

Değişmeyen karşısında kendimizi yargılamalı mıyız?

Ece bir yerlerden ‘Şiirsizler, kovalar, düşmanlarım, ayağa kalkın’ diye seslendiğinde ayağa kalkacaklar bu soruyu geçsinler, lütfen.

(Sennur Sezer)