Gönül Yarası

Bu ‘yara’ kolay kapanmaz Yavuz Turgul, son filmi ‘Eşkıya’da ana karakterini doğasından koparmış, İstanbul’a taşımıştı. Büyük kent cangılı, 35 yıl sonra hapisten çıkan Baran’ın yeni mücadele alanıydı. Tutunup tutunamaması da, filmin ana meselesi… ‘Gönül Yarası’nda da yine ana karakter Güneydoğu’daki mücadele alanını terk ediyor ve hayata dair finalini yapmak için doğup büyüdüğü yere, İstanbul’a dönüyor.

Bu kez filmin omurgasını oluşturan diğer iki (ana) yan karakter de taşradan büyük kentin bulanık sularına doğru hamle yapıyor ve bütün hikaye, silueti minarelerle biçimlenmiş topraklarda geçiyor.

Malum, Turgul’un geride kalan onca işine baktığımızda ortak parantezi belirginleştiren en önemli yan, geçmişe yaptığı vurgulardır: Değişen zamanın tanımladığı değer yargıları ve bu yeni haritada yerini tarif etmekte zorlanan antikahramanlar… Gelelim ‘Gönül Yarası’nın bileşenlerine… Solcu aile geleneğini doğuda, görev yaptığı küçük köyde sürdüren, öğrencilerini her şeyin üzerinde tutan Nazım öğretmen, emekli olduktan sonra Samatya’ya, eski çevresine dönüyor. Maaşı bağlanana kadar da, çocukluk arkadaşı Takoz Atakan’ın ‘Ceylanım benim’ dediği otomobilinde taksi şoförlüğü yapıyor.

 

Dünyası değişen Nazım örtmen

Bir gece, arabasına pavyon şarkıcısı Dünya’yı alıyor ve ‘dünyası’ değişiyor. Genç kadın, kızı Melek’le birlikte, eski kocası Halil’den kaçmak için İstanbul’a gelmiştir. Nazım öğretmen, acıdığı Dünya’ya kol kanat gererken hasta ruhlu kocanın da İstanbul’a gelmesi ve pavyonu basmasıyla, meseleler daha da karmaşık hal alıyor. Bir yanda Dünya kanadının sorunları, öte yanda Nazım öğretmenin çocuklarıyla olan hesaplaşmaları…

1996 tarihli ‘Eşkıya’yı baz alırsak, Yavuz Turgul’un sinemaya olan mesafesini uzun tuttuğu yıllarda Türk sineması kendi içindeki dengelerini daha bir ete kemiğe büründürdü; popüler sinemayla, auteur sineması arasındaki çizgiler daha bir netleşti. Turgul, sinemayı bilir, popülerliğe sırt çevirmez, öte yandan büyük projeler içinde de sanat yapılabileceğini, iyi işler ortaya konulabileceğini göstermeye çalışırdı hep. Ve en önemlisi ‘Türk sineması’ diye özel bir dil, üslup, ruh, dünya varsa; bütün bu ‘özel’ kavramların modern sinemada da kendine bir çıkış yolu bulabileceğini gösterirdi bizlere. Özellikle Türk sinemasında eksikliği her daim hissedilen senaryo yazımında ve diyalog ustalıklarında Turgul’un yeri hep ayrıydı. ‘Gönül Yarası’, Turgul’a ithaf edilen bütün bu özelliklerde bir eksilme olmadığını, aradan geçen zamana rağmen yönetmenin sineması ve diliyle ayakta kaldığını gösteriyor. Üstelik kendini yenileyebildiğini de…

Hikaye tıkır tıkır işliyor

Filmin son derece başarılı bir matematiği var ve bu hesabı kitabı dengeli omurga, hikayenin tıkır tıkır işlemesini sağlarken yine o bildik ‘Türk filmi’ ruhu, bütün klişeleriyle hayata geçiyor. Bir kere Turgul, kendi özel ilgi alanı olan kaybetmeye mahkum bireylerini (ki bence bu tavrıyla, kovboyların tükenişini ısrarla perdeye aksettiren Sam Peckinpah’ı hatırlatıyor) bu kez de öyküsünü eski dokunun bozulmadığı Samatya’ya çekiyor. Eh, mahal Samatya olunca Türk filmine dönüş; dayanışma, dostluk, mahalleli gibi kavramlar samimiyetini daha iyi hissettiriyor.

Ayrıca çizilen Nazım öğretmen karakteri, dikkat çekici bir tipolojinin ürünü. Baba İstiklal Savaşı gazisi, Nazım Hikmet hayranı, oğluna bu ismi vermiş. Emekli olduktan sonra bavuluna doldurduğu kitaplarda Kemal Tahir, Adalet Ağaoğlu, Şevket Süreyya Aydemir isimlerine rastladığımız Nazım öğretmenin günümüzdeki uzantıları ise modern hayatın şifrelerini çözme yolunda yeterince ipucu sunuyor. Oğul Mehmet, beyaz eşya satıyor ve 15 yıl sonra gördüğü babasına şöylesine bir ilgi gösterirken çaktırmadan elemanına müşteriyi kaçırmaması için kaş-göz işareti yapıyor. Torun ise evlere şenlik; durmadan cep telefonuyla oynuyor ve dedesinin yüzüne bakmaya bile tenezzül etmeden ‘Bilgisayar mühendisi olacağım’ diyor.

Yavuz Turgul’un öyküsünde Nazım öğretmenin artık bu zamanda sığınacağı bir liman pek yokmuş gibi görünüyor. Pavyon şarkıcısı Dünya’nın da… Olaylar farklı sınıflara ve yaşlara sahip bu iki insanı birbirine doğru itiyor. Bu noktada da çevresi tarafından her daim ‘Yap bize bir babalık’ rolüne oturtulan Nazım öğretmen cephesinde, ‘Acaba aşkı da düşünebilir miyim?’ sorusu beliriyor. Öyküyü biraz da bu sorunun dinamikleri ayakta tutuyor.

‘Gönül Yarası’ aynı zamanda bir hesaplaşma filmi olmuş. Belli ki Turgul’un aklı, ‘Eşkıya’ döneminde yapılan kimi eleştirilerde kalmış. Turgul’un kentli bir sinemacı olarak kenti bildiği ama Baran’ı tanımadığı ve Güneydoğu gerçeklerinin uzağında bir karakter olarak sunduğu iddiasının cevabını, ‘Gönül Yarası’nın satır aralarında bulmak mümkün. Öykünün bir yerinde Nazım öğretmenin, içsesiyle ‘Onca yıl yapılan haksızlıklara, işkencelere tanıklık ettim, sesimi çıkarmadım’ türü günah çıkarması, bir ‘türkü barda’ dinlenen Kürtçe şarkı ve bu şarkının akabinde Dünya’nın ‘Buna ağlamak için Kürtçe bilmeye gerek var mı?’ türü açıklamaları, hesaplaşmaya ilişkin yeterince ipucu sunuyor.

Bir bar dağıtma sahnesi var ki…

Gelelim filmin akışına. Turgul, filmine çok sayıda patlayan sahne koymuş ve bu sahneler, seyirci nezdinde öykünün adrenalinini yükseltiyor. Özellikle Halil’in pavyonda çıkardığı kavgayla başlayan (ki bu sahne baştan sona çok etkileyici) süreçte, kah çatışmalarla, kah duygusal anlarla film ritmini buluyor. Bu arada Turgul hikayeye, oyuncularına yeteneklerini sergileyecekleri uzun tirat bölümleri monte etmiş. Ki bizim kuşağın eleştirmenleri, özellikle Zeki Demirkubuz filmlerini böylesi tirat bölümleri dolayısıyla çok sever; Turgul bu noktalarda bizim kuşağın da gönlünü alıyor. Bu sahneler, karakterlerin arka planına ait kilit bölümleri de, oluşturuyor. Mesela Nazım öğretmen… Tamam, zamanımıza ait bir figür değil de bu adam kendi zamanında nasılmış? Kızı Piraye’nin babasına ait hesaplaşmaya girdiği söylevde (‘Sen hep öğrencilerini bizden daha çok sevdin baba’), Nazım’ın geçmişini buluyoruz.

Oyunculuklara gelince… Şener Şen cephesinde yeni bir şey yok; emekli öğretmeni yeterince inandırıcı bir şekilde perdeye taşıyor. Benim için Meltem Cumbul ismi kağıt üzerinde pek kabul görmeyen seçimdi. Peki ya sonuç? Cumbul, bu kez son dönemlerdeki filmlerinin arasında en az sırıtan performansını çıkarmış ama yine de Turgul’un da çaresiz kaldığı anlar var.

Filmin en büyük keşfi kuşkusuz Halil rolündeki Timuçin Esen. Dizi filmler dolayısıyla hiç izlemediğimiz Esen, oyunculuğuyla hasta bir karakteri bizlere sevdirip onun dünyasını anlayabilmemizi sağlıyor. Turgul, ‘Eşkıya’da bizi Melih Çardak’la tanıştırmıştı. Şimdi de Esen’le tanışıyoruz. Keşke Dünya rolünde de, tıpkı Timuçin Esen gibi Türk sinemasının bir kazanımı olsaydı. Cumbul gibi bildik bir yüz yerine, yeni bir isme ‘merhaba’ deseydik.

Eleştirmenler sınıflama yapmadan derdini çok zor anlatır. ‘Gönül Yarası’, bir yanıyla ‘Duvara Karşı’yla, bir yanıyla da ‘Masumiyet’le akrabalıklar kuruyor. Kişisel olarak bu iki filme zaafım daha fazla. Ama bütün bunlar, ‘Gönül Yarası’nın da iyi bir film olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Yönetmen: Yavuz Turgul
Yapım: Türkiye 2005
Süre: 142 dk.
Oyuncular: Meltem CumbulŞener ŞenTimuçin EsenGüven KıraçDevin Özgür Çınar

(Suat Vardan, Radikal, 7 Ocak 2005)