Ufuk's Blog
  • Ana Sayfa
  • Şiir
  • Öykü
  • Müzik
  • Sinema
  • Yazın
  • Görsel
  • Kişisel
  • Menu Menu
Yazın

Veysel Öngören – Ahmed Arif’le Bir Konuşma

340 görüntülenme

” Vurun ulan,
Vurun,
Ben kolay ölmem.”

VEYSEL ÖNGÖREN: Dilimizde etkili olan ama şiirimizde kolay rastlanmayan sözcükleriniz var. Bu tazeliği nasıl yakaladınız?

AHMED ARİF: Bu sorunuzu kısaca “halkımın dilini sevmek, o’nun tür­küleri, ağıdan, masallarıyla beslenmekle” deyip yanıtlamak var. Amâ o sözcüklerden bazı örnekler vermek, böylece konuyu daha açık ve anlaşı­lır hale getirmek de gerekli belki.

“Bir ben bileceğim oysa
ne âfât sevdim.”

Buradaki âfât sözcüğünü halkım “korkunç, kahredici, karşı konul­ masının oluru olanağı yok bir belâ ya da salgın” gibi sözcük, deyim ve kavramları yetersiz bulduğu yerde kullanır.

Ben de örneğin “Çok sevdim… Yürekten sevdim” diyebilirdim. Sa­nırım buna kimsenin bir diyeceği de olmazdı. Ancak o zaman sıradan bir mısra kurulmuş olur ve ortaya şiir yükü bakımından yoğunluk, de­rinlik ve çarpıcılıktan yoksun, tatsız bir deyiş çıkardı.

“Olancası bir tutam can kadasına,
belâsına sunduğum”

Bu “olanca” sözcüğünün tam karşılığı “topu topu”dur. Karacaoğlan da “olancası” der. Şimdi mısra içindeki yerinden ve şiirsel yoğunluktan vazgeçtim; bu iki deyimi çıplak olarak da bir ölçüye vursak “topu to- pu”nun hiç, ama hiçbir puan alma gücü yok.

İkinci mısradaki “Kada”yı halkım bazen “Kafilkada” olarak da kul­ lanır. Apansız gelen belâ, kara yazgı anlamına gelir. Özellikle Diyarbekir ve Siverek’te analar, çocuklarına acırken “kadan olaydım oğul, başan dö­neydim” derler. Bir türküde de şöyle bir mısra var: “Şirin canıma gelsin sana gelen kadalar.” Şimdi bu sözcüğü de karşılıkları ile ölçüye vuralım. Ortaya gene deminki sonuç çıkar.

“Dört yanım puşt zulası”

Puşt’un ne olduğu herkesçe bilinen bir şey. Zula’yı belki bilmeyen­ ler vardır. Argoda, mahpusane argosunda çok yaygın bir deyimdir. Taşınması kanunla yasak edilmiş nesnelerin saklandığı yer demektir. Mahpusanede tabanca, bıçak, jilet, esrar ve eroin gibi serbestçe taşınamaya­cak şeyler, içi oyulmuş takma dişten, ceket yakası ve ustaca sıvanıp res­tore edilmiş duvar kovuğuna kadar çeşitli yerlerde saklanır. İşte bu gizli yerlere “zula” denir. Genel olarak herkesin bir zulası olduğu kabul edi­lir. Ancak mert adamın zulasından pek korkulmaz. Çünkü kişiliği gere­ği kimseye puştluk etmez. Oysa puştun zulası namussuzluğa örnek fak­lar, açmazlar ve soteye getirip vurma hileleri ve provokasyonla doludur. “Dört yanım puşt zulası” sanırım şimdi daha anlaşılır hale geldi.

Şimdi konuyu toparlayalım: Sizin deyiminizle Türk şiirinde rastlan­mayan etkin sözcükleri, ben evde, sokakta, işyerinde konuşurken de kul­ lanırım. Cemal Süreya’nın Papirüs te beni anlattığı bir yazısında belirtti­ği gibi benim şiirim ile konuşmam arasındaki özdeşlik hemen hemen hiç­ bir şairde yoktur. Kısacası, halkımın canlı, elvan ve gürül gürül dilinden hiç kopmadım ki şiirimde kopayım, yozlaşıp, yabancılığa boğulayım.

DENEYCİLERİN HALİ ORTADA!

V.Ö.: Şiire başladığınızdan bugüne dek, ülkemizde çeşidi şiir deneyleri ol­ du. Siz şiirinizi bu etkilere kapama yolunu seçtiniz ve bunu da başardınız. Bu tutumun nedenlerini ve size başarı gücünü veren düşünceyi açıklamak ister misinizi

A.A.: Lisede karaladığım mısralarda daha çok edebiyat öğretmenimize beğendirme çabası vardı. Yani biraz Haşim, biraz Tanpınar, biraz Tarancı ve çokça da acemilik… Bir süre sonra bu yazdıklarımın şiir olmadığı­na ve gerçek şiirin bu kadar kolay yazılmaması gerektiğine inandım. Öğ­retmenimin ısrarına rağmen bu inancım hiç sarsılmadı. O günler asıl yaygın moda, Orhan Veli gibi yazmaktı. Üstelik çok da kolay bir yoldu bu. Biraz yaratılış gereği, biraz da şiirin, gıdıklama, alay ve ucuz espri ile asla bağdaşmayacağına olan inancımdan, bu yola dönüp bakmadım bi­le. Yaratılış gereği dedim, buna yaşayış tarzı ve dünya görüşünü de kat­mak gerek. Orhan Veli olsun, çevresindekiler olsun, birer küçük burju­vaydılar. Hem de İstanbul burjuvası. Düşünce ve davranışları, kendile­rine örnek seçtikleri Fransız şairlerinin paralelindeydi. Oysa ben Doğu­luydum. “Az gelişmiş” değil, sömürülmek için kasıtlı olarak geri bırakıl­mış bir ülkenin, aşiret töreleriyle yetişmiş bir çocuğuydum. Sömürgeci Fransız toplumunun, bohemi, serseriliği ve gerçekten kaçma çabalarını kutsayan şairleri, elbette beni ırgalamazdı. Halkımın duygularına ve çı­karlarına yabancı ve aykırı olan bu moda akımından başka bir şiir akı­mı yok muydu? Vardı kuşkusuz. Nâzım diye bir okyanus vardı. Rıfat Il­gaz, A. Kadir, Suphi Taşhan ve Abdülkadir Demirkan gibi yürekli ağa­beyler de vardı. Bunlar, hapiste ya da sürgündeydiler. Şiire yeni başlamış devrimci bir delikanlının karşısına Nâzım’ı dikerseniz, çocuk ya paniğe kapılır ve ters akımların uydusu olur, yahut ezilir, kötü bir kopyacı ke­silir. —Hidrojen bombasına karşı Kürt hançeri ne yapabilir?—Üniversi­tede ve mahpusanede bazı arkadaşlarım, “Nâzım’dan sonra şiir yazmak, boşuna bir gayret, hatta saygısızlık,” diyordu. Onlarla hiç tartışmadım, hep sustum. Çünkü dedikleri bir bakıma doğruydu. Ne var ki “Nâzım gibi şiir yazmak” ile “Nâzım’dan sonra şiir yazmak” arasında vatanımın dipsiz uçurumları gibi bir uçurum vardı. Elbette Nâzım’ı yahut başka bir ustayı budalaca izlemekle kimse şair olamazdı. Ama Nâzım’dan da, başka ustalardan da sonra şiir yazılacaktı. Yoksa Shakespeare’den sonra trajedi, Moliere’den sonra komedi yazmak gerekmezdi. Nitekim, Dede Korkut, Yunus, Pir Sultan, Şeyh Galip ve Fuzuli gibi büyük ustalardan sonra da soylu şiirler yazılmıştı…

Sadede gelelim: Kimini sevsem, kimini hiç takmasam da bu moda olmuş etkili şairleri kendi hallerine bırakmam gerektiğini her şeyden ön­ce bir mertlik borcu saydım. İş bir kez “etki’ye dökülmesin. Etkilere bi­ le bile kucak açan bir şairin soylu bir yol seçtiği söylenemez bence. Bu yol ile insan belki “deneyci” olabilir, ama şair olamaz, işte bu inanç ve duygularla halkıma sığındım. Şiirimi günün modası olan etkilere kapa­dım. Göbeğimi kendim kestim ve kasaba minnet etmedim.

ALKIŞ AMA KİMİN ALKIŞI?

V.Ö.: Alkışlamaya karşı dayanıklısınız. Sessizlikte korkmamayı ve sessiz­ likte umutsuzluğa düşmemeyi nasıl öğrendiniz?

A.A.: Bu sorunuz beni küçük burjuvazinin sezgiden yoksun ve diyalek­tik yöntemden habersiz eleştirmenleriyle karşı karşıya getiriyor. Bunların yergilerini, elbette övgü ve alkışlarına yeğ tutarım. Bunlar, sınıf ya­pılarından gelen çıkar kaygıları, yadsıma ve korkularla sürekli bir tutar­sızlık içinde bunalıp gitmekteler. Ve bunların alkışı, benim gibi bir “dağ­lı” için yakışıksız bir lüks olur ancak.

BİR DE HALKIN VE ŞAİRLERİN ALKIŞI VAR

Bu eleştirmenlerin dışında şiirin işçiliğinde uzman, namuslu şairler var. Asıl eleştiriyi bu şairler yapıyor. Bunları elbette saygıyla karşılıyorum. Bu konuda beni duygulandıran bir durum daha var. Bazı şiirlerim kita­ bım yayınlanmadan çok önce Kürtçe ve Zazacaya çevrilerek elden ele köylere kadar yayıldı. Böylece dağlarda şu ya da bu nedenle kaçak dola­ şan yiğitlerin donatım ve pusatları arasına bir “Otuzüç Kurşun”un, bir “Adiloş Bebenin Ninnisi”nin de katılması beni çok duygulandırdı. Ki­tabım çıktıktan sonra günlük ekmek parasından kesip onu alan binler­ce yurttaşımın, özellikle Doğu Mitinglerinde şiirlerim okunurken “He kurban he” diye nağra atıp yüreğini ortaya koymasını saygıyla anacağım. Bunun dışında kısaca şuna da değineyim. “Alkışa karşı dayanıklı olmak” önce bir yetişme ve eğitim sorunudur. Hem devrimci töreye, hem bizim aşiret töresine göre bir yiğit, alkışa tutkun olamaz. Eh yiğitlik zagonu bu olunca bize de buna uymak düşer.

SESSİZ VE DERİN BİR HALK

“Sessizlikte korkmama’ya gelince… Ben, sessiz ve derin bir halkın çocu­ğuyum. Hem yalnız sessizlik değil, genel olarak korkusuzluk da halkımın en belirgin özelliği. Buna diretme ve başkaldırmayı da eklemek ge­rek. Ancak sorunuzu yanıtlarken konuyu böylece kestirip atmak, salt ırkçıların hoşlanacağı bir bağnazlık olur. Evet bu korkusuzluğu, soya çe­kim yasalarından çok, devrimci öğreti, devrimci bilinç ve kavga koşulla­ rına borçluyum.

UMUTSUZLUK YASAK

“Umutsuzluğa düşmek” ise bir devrimciye yasaktır. Cellat elinde işken­cede ölüme bir soluk kalmışken bile. Yalnız yasak değil ayıptır da. Çünkü devrimcinin kendisi, insanlığın yarını ve umududur. Bir kural, bir il­kedir bu. Namussuzluğun, alçaklığın egemen olmadığı, soylu, güzel ve onurlu bir dünya, bu temel ilke üzerinde kurulur. Bu bayrak, yüreğime delikanlıyken çekildi. Şimdi kırkı aştım, her an daha zorlu bir rüzgâr ile atardamarımı doldurmakta:

“… Biz ki, yarınıyız halkın
Umudu, yüzakıyız
Hıncı, namusu…
Şafakları,
Taaa şafakları
Hey canım,
Kalbim, dinamit kuyusu…”

Şimdi sözü sonuca getirelim. Bir yiğit şairse, üstelik bir de devrimciyse elbette yaşadığını yazar. “Yaşadığı” ise salt kendi ömrü değil, yaşa­ma kavgası ve sevdasıyla, acıları, ağıtları, türküleriyle bir yanı geçmiş yüzyılların karanlığına, bir yanı geleceğin aydın sonsuzluğuna uzanan halkın ta kendisi olmalıdır.

Ankara Birliği Dergisi, Mart 1970

Benzer içerikler

  • Pınar Kür — Asılacak Kadın’ın Savunması
  • Attilâ İlhan — “Yasak Sevişmek” Meraklısı İçin Notlar
  • Deniz Durukan – Refik Durbaş İle
  • Cemal Süreya – Bir Şair: Ahmed Arif
  • Adnan Binyazar – Ahmed Arif: Öfkenin ve İnceliklerin Şairi

İSTATİSTİKLER

Anlık ziyaretçi sayısı: 4

Günün ziyaretçi sayısı: 253

Günün görüntülenme sayısı: 345

Toplam ziyaretçi sayısı: 4.546.926

Toplam görüntülenme sayısı: 9.824.081

POPÜLER İÇERİKLER

  1. Şükrü Erbaş - Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz (390.660)
  2. Anonim // Her Şey Sende Gizli (163.737)
  3. Cahit Sıtkı Tarancı - Otuz Beş Yaş Şiiri (152.784)
  4. Birhan Keskin – Kargo (79.266)
  5. Şükrü Erbaş - Senin Korkularını Benim İnceliğimi (68.039)
  6. Attilâ İlhan - Ayrılık Sevdaya Dahil (48.782)
  7. Sabahattin Ali - Kamyon (43.067)
  8. Adnan Yücel - Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek (39.940)
  9. Nâzım Hikmet - Fevkalade Memnunum Dünyaya Geldiğime (39.615)
  10. Sabahattin Ali - Ayran (39.472)

ARŞİV İÇERİSİNDE ARA

TAKİP ET


Instagram @ufukluker
Instagram @ufukluker

SON EKLENEN İÇERİKLER

  • Pınar Kür — Asılacak Kadın’ın Savunması
  • Bir Devin Ardından: Marlon Brando
  • Ahmet Telli — Sfenks
  • Ahmet Telli — Savrulup Dururken Hayat
  • Ahmet Telli — Kirli Su

RSS [KİŞİSEL] SON OKUDUĞUM KİTAPLAR

  • Arka Sokaktaki Cinayet (Hercule Poirot, #16)
  • The Sittaford Mystery
  • Tahta Kurdu
  • Kâtip Bartleby
  • Bekle Beni

ÇOK OKUNAN ŞAİRLER

Oktay Rifat Metin Eloğlu Hasan Hüseyin Korkmazgil Necati Cumalı Cahit Külebi Ahmed Arif Şükrü Erbaş Turgut Uyar Kemal Özer Oruç Aruoba Guy de Maupassant Gülten Akın A. Kadir Can Yücel Attilâ İlhan İlhan Berk Arif Damar Yaşar Miraç Fazıl Hüsnü Dağlarca Enver Gökçe A. Hicri İzgören Cahit Sıtkı Tarancı Rıfat Ilgaz Orhan Veli Kanık Melih Cevdet Anday Ümit Yaşar Oğuzcan Ece Ayhan Ahmet Telli Edip Cansever Nâzım Hikmet Nihat Behram Cemal Süreya Şükran Kurdakul Sabahattin Ali Adnan Yücel Afşar Timuçin Metin Altıok Özdemir Asaf Refik Durbaş Ataol Behramoğlu
by Ufuk Lüker
  • 500px
  • LinkedIn
  • Youtube
Adnan Binyazar – Ahmed Arif: Öfkenin ve İnceliklerin ŞairiGuy de Maupassant – Otel
Sayfanın başına dön