Hilmi Yavuz İle

Hilmi Yavuz, genç kuşakları en çok etkileyen birkaç şairimizden biri. Yazdıklarıyla şiir okuru kadar, şairleri ve şiir ortamını da etkiledi. Öyle ki, çağdaş şiirimizin bugün ulaştığı noktayı Hilmi Yavuz şiirini göz önünde tutmadan açıklayamayız artık. Şiiri ve şiir kitaplarının üstüne bu kadar çok söz söylenmesinin nedeni de bu özelliğinden kaynaklanıyor tabii.

Bütün şiirlerini topladığı “Gülün Ustası Yoktur” ve “Erguvan Sözler” üzerine söyleşi yapmaya hazırlandığımda bir de baktım ki, her kitabı için yazılar yazılmış, söyleşiler yapılmış kendisiyle. Bir şiirinde, “çok uzun anlatmak gerekti/ ve biz sadece ima ile geçtik” dese de söyleşilerinde uzun uzun anlatmak zorunda kalmış kendisini.

Bu söyleşilerden birini, yine bütün kitaplarından yola çıkarak yapanlardan biri de bendim. “Zaman Şiirleri” yeni yayımlanmıştı. “Söylen Şiirleri” ise boy göstermeye başlamıştı dergilerde. “Söylen Şiirleri”nin ardından “Ayna Şiirleri” yayımlandı Hilmi Yavuz’un. Bu kez bir aynada görüyordu kendini, İstanbul’u, insanları… Bence vardığı ustalıkla yetinmemenin, yeni söyleyiş biçimlerine açılmaların kitabıydı “Ayna Şiirleri.” (Eleştirmenler ve edebiyat tarihçileri, bu kitapta Yavuz’un söz dağarının da -farklı katmanlarda- genişlediğine de dikkat çekeceklerdir kuşkusuz.)

Hilmi Yavuz’la yeni bir söyleşi yapmaya hazırlanırken nasıl bir yöntem seçmem gerektiği konusunda zorlandığımı söyleyebilirim. Dedim ya hep açıklamak zorunda kalmıştı şiirlerini. Eminim, o sorulmuş bütün soruları da yeniden sorsam, daha bir dolu sözü vardır söyleyecek. Ama bu kez, farklı bir açıdan yaklaşmak daha çekici geldi bana. Abes düşmeyi de göze alarak şiirinde olan ve hiç/pek olmayan konusunda da konuşturabilir miydim onu? Böylelikle Hilmi Yavuz şiirini sevenlere yeni pencereler açabilir miydim? Sonunda sorularımı “var” ve “yok”larla biçimlendirmeye karar verdim. Ve söze “ne var, ne yok Hilmi Ağabey” diyerek girerek sıraladım sorularımı.

“Bakış Kuşu” adlı kitabımızda ‘güllerin, çocukların ve denizlerin’ elinden tutuyorsunuz sürekli. Neden bu şiirlerde çokça gül çocuk ve deniz var?

‘Bakış Kuşu’ için küçük bir açıklama yapmalıyım sevgili Enver Ercan. Senin de bildiğin gibi, bütün şiir kitaplarım ‘şiirler’ yada ‘şiirleri’ başlıklarını taşıyor; -bir istisnasıyla: ‘Bakış Kuşu’… Bu kitap, toplu şiirler dışında, iki kez basıldı. İkinci kez, Üç Çiçek Yayınları’nda yeniden basılırken, adını değiştirmeyi, onu da öteki kitaplarım gibi ‘şiirleri’ formatına uydurmayı düşündüm: ‘İlk gençlik şiirleri’ olabilir miydi? Sonra yayıncım caydırdı beni; kitap, ‘Bakış Kuşu’ adıyla tanınmıştı; öyleyse değiştirmek sakıncalı olabilirdi! Satış açısından! O yüzden değiştirmedim. Ama benim için ‘Bakış Kuşu ‘ hep ‘ilkgençlik şiirleri’dir! Şiirlerimi açıklamayı sevdiğim sanılır; oysa sorular, örneğin şimdi senin sorduğun soru gibi, beni ister istemez açıklamaya yöneltiyor. ‘Gül’, ‘çocuk’ ve ‘deniz’, hadi biraz gizemli bir açıklama yapayım, benim ilkgençliğimdir: Fatih’ten, elinde bir gül, Yenikapı’ya, denize inen çocuk!

Dokuz kitabınız içinde “Bakış Kuşu” ve tek kitap olarak yayımlanan “Mustafa Subhi Üzerine Şiirler” dışında her kitabınız adanmış. Kitaplarınızda neden bu kadar çok ithaf var?

Doğru! ‘Bakış Kuşu’ve’Mustafa Subhi Üzerine Şiirler’ dışında, bütün kitaplarım ithaflıdır. ‘Bedreddin Üzerine Şiirler’i oğullarım Ali ile Ömer’e; ‘Doğu Şiirleri’ni Nuran’a; ‘Yaz Şiirleri’ni babama; ‘Gizemli Şiirler’i anneme; ‘Zaman Şiirleri’ni dostlarıma; ‘Ayna Şiirleri’ni de kendi içinde her bölümü ayrıca sunulmuş olarak Borges’e ithaf etmişimdir. ‘Bakış Kuşu’, şiir kitaplarım içinde, hem adı hem de ithafsız oluşuyla ayrık durur. ‘Mustafa Subhi Üzerine Şiirler’ ise hem ayrı bir kitap olmamıştır hem de örtük de olsa ithaf edildiği kişi bellidir kitabın adından bellidir…

Neden bu kadar ithaf var? Aslında dikkat etmişsindir; ithaf edilenler, kitaplardır- tek tek şiirler değil! Şiirlerimin ithaflı olanlarıysa üçü dördü geçmez! Kitaplarımı adadığım insanlar (oğullarım, annem, babam, Nuran, Borges, Necatigil, dostlarım.) benim yaşamımda etkili ya da belirleleyici olmuşlardır. Onlar olmasa bu kitaplar yazılmazdı, diye düşünmüşümdür. Abartılı bir açıklama bu, biliyorum, ama bu insanlara, benim varoluşumla eşanlama gelen bir şeyi, şiiri verebilmek istedim. Hepsi bu!

Neden yazılarınızdaki insanı neredeyse hemen çarpan ironi ve humour şiirlerinizde yok?

Yok mu acaba? Bence humour değil, ama ironi, bazı şairlerimizde olduğu gibi, kör kör parmağım gözüne sokulmamıştır; çok belli belirsiz bir katman olarak, derinlerde durur ironi benim şiirimde. Hiç kuşkusuz, başat bir düzey değildir. Örneğin Cemal Süreya’da şiir, ironidir. Başat düzey, ironidir Cemal’in şiirinde. Tipik olduğu için Cemal Süreya’yı örnek gösteriyorum. Bak, örneğin Cemal’in şiirinde bütün düzeyler ve katmanlar, ironinin içinden verilirler. Benim şiirimde her düzeyin kendine göre bir özerkliği vardır. Bir düzey, ötekilerin üzerine çıkmaz; dolayısıyla ironi vardır, ama göze batmaz benim şiirimde.

Şiirlerinizde aşklar var da niye erotizm yok?

Aynı şey! Erotizm de var, aşkların yanı sıra! Örnek vermek istemem ama, ‘Ayna Şiirleri’ne bakılsın; orada özellikle de üçüncü bölümde erotik dizeler bulunacaktır. Ben, sevgiliyi kendi imgeleminde kuran, onu bir imgeye dönüştüren bir tür lirik idealizmi önermiyorum. Örneğin Fuzuli böyledir:

Hayaliyle tesellidir gönül meyl-i visal etmez
Gönülden taşra bir yar olduğun aşık hayal etmez

dizelerinin de apaçık gösterdiği gibi, şair sadece sevgilisinin imgesiyle yetinir; onun bedenini istemez. Aşk konusundaki bu lirik idealizmi, her zaman çok Hıristiyanca bulmuşumdur. Bedenin olumsuzlanması! Tenin bedenin yerini alması! Müslüman kültürde, bedenin olumsuzlanması söz konusu olmadığı için (bazı aşırı perhizkar uygulamalar dışında elbet!) ‘Ten’ kavramının ikonolojik bir anlamı yoktur: Ten, cinsellikle dindarlık arasında bir dolayım oluşturmaz Müslümanlıkta. O yüzden Fuzuli’yi, özellikle yukarıya alıntıladığım dizeleri bağlamında, Hıristiyan bulmuşumdur. Ama, belki de benim şiirlerimde cinsellik vardır da, erotizm yoktur! Octavio Paz, bir konuşmasında yapıyor bu ayrımı. Cinsellik evrenseldir- bütün uygarlıklarda aynıdır; Erotizm ise her defasında, yani her kültür ve uygarlıkta, her devirde farklı! Kimbilir?

Şiirlerinizde neden -gülerken bile- boynu bükük çocuklar var ?

Ben yaşadığımız çağın bir ‘Hüzün Çağı’ olduğunu düşünüyorum. Şiir, Dünya’nın tini ise ya da bir zeitgeist ise öyle olmak zorunda. Hüzün, bir zorunluluk! Ve şiirde! Düzyazı ise böyle olmak zorunda değil; çünkü düzyazı Dünya’nın tini değil! Şiir, Zaman’ın ruhudur;-unutmamalı! O Zamanın ruhunu (Dünya’nın tinini) aşma işini de düzyazıya bırakır; romana ya da anlatıya!

“Güz”ü “hüzün”le yaşamanıza bir diyeceğim yok, ama neden “yaz”larınızda bile hüzün var?

Evet, çünkü her yerde (her zaman) hüzün var. Her şey gibi ‘yaz’ da kendi bitimini içinde taşıdığı için hüzünlüdür…

Hiç bir kitabınızda yokken neden “Ayna Şiirleri”nde sonnetler var?

Şundan: ‘Ayna Şiirleri’nin geometrik biçimlerinin de aynalara benzemesi gerekiyordu. Dizelerin aralarında hiç boşluk olmaması (beyit; üçlü ya da kıta düzeni gibi şiirin bu anlamda bir, deyiş yerindeyse ‘geometrik bütünlük’ü olması gerekiyordu. Geometrik formu itibarıyla aynaya en çok benzeyen şiir, sone formuydu. Bu forma bağlı kalmaya çalıştım. Son iki (ayrı) dize aynanın kaidesidir- yani, aynanın üzerinde durduğu zemin!

Neden şiirlerinizde en çok Baki, Yahya Kemal, A.H. Çelebi, Necatigil sevgisi var?

Sevgili Enver Ercan, adını saydığın bu şairler benim esin perilerimdir. Bana arada sırada sorarlar, ‘siz esine inanır mısınız? ‘ya da ‘sizin esin perileriniz var mı?’ diye! Yanıtım şu olmuştur: “Esine inanırım. Benim esin perilerim de benden önce yaşamış şairlerdir…” Bana öyle geliyor ki, şairin yazdıklarını, ancak bir başka şair, ondan önce yaşamış bir şair (belki de eşzamanlı olarak yaşayan!) şairler esinleyebilir. Diyeceğim şairin, bunun dışında bir esin perisi’ne ihtiyacı yoktur. Baki Efendi, Yahya Kemal, Asaf Halet Çelebi, Behçet Necatigil… Sadece bunlar değil elbet! Daha birçok şair benim esin perilerim olmuştur. Bakın bu ne kadar önemli: Şair, özellikle divan şiirimiz böyledir bu, bazen ‘intihal’ (aşırma) sayılabilecek kertede ‘esinlenir’ eslaftan (öncekilerden)! Gaalib Dede’yi unutma: Ne demişti?

Esrarımı Mesnevi’den aldım
Çaldımsa da veli, miri malı çaldım!

Necatigil’e bak. Onda Divan şiirinin imgelerini, hatta dizelerini bulursun. Ama ne yapmıştır Necatigil? Şunu: O şiirsel im’i almış, bugünün insanlık durumunu imlemek için kullanmıştır. ‘Ateşten denizleri mumdan kayıklarla geçmek’… Onun gibi…

Şiirlerinizde niye hiç rastlantı yok?

Şiirlerimde rastlantı yoktur- olmaz da! Aragon, ‘bir şiirin tarihi, onun tekniğinin tarihidir’ diyordu. Doğrudur. Şiir yazma edimi, ereği kendinde olan bir etkinlik (praxis) değildir; tersine, bir ereği bir telos’u vardır şiirin; öyleyse şiir yazma bir poiesis’tir. Edip Cansever’in dizesiyle söylersek:

‘Yapılan bir şeydir şiir.
‘Yapılan bir şeydeyse, rastlantı olmaz!

Neden sizde erguvandan çok gül tutkusu var?

Erguvan’dan çok gül tutkusu mu? Evet! Erguvan, Zaman Şiirleri’nde, Zaman’ı, yani Hegelien anlamda ‘şimdi’yi (jetzt) imler. Şimdinin gelip geçiciliğini, ‘şimdinin sürekliliğini! ‘Şimdi’, dille zaman arasında bir dolayımdır, bana göre. Ukalalık sayılmasın ama, şöyle söyleyeyim: Dildeki ‘Şimdi’ süreklidir; Zaman’daki ‘Şimdi’ ise geçici… ‘Erguvan’, bu diyalektiği şiirsel ime dönüştürmede bir araçtı benim için. ‘Gül’e gelince: ‘Gül’, tarihsel bir imdir; bir uygarlığı şiire dönüştüren im! ‘Gül’, Osmanlı şiir geleneğini imler; Gül, Osmanlı-ruhu’nun imidir.

Niye “Gülün Ustası Yoktur” ve “Erguvan Sözler”in kapaklarında Chagall desenleri var?

Önce bu adları niye verdim kitaplarıma onu söyleyeyim: Bana göre şairler ‘gülün ustaları’dır; şiirlerse ‘erguvan sözler’! Dolayısıyla bu iki kitap, şairle şiiri bütünler. Chagall (Edip’in deyişiyle, “şinana Chagall’!) desenlerinde de dikkatle bakarsanız, birbirini bütünleyen imgeler var: ‘Gülün Ustası Yoktur’ da, ayakta (giyinik) erkekle gelin giysili kız; ‘Erguvan Sözler’deyse yatık (yarı soyunuk) bir kadınla (giyinik) bir erkek. Beyaz ve erguvani çiçeklerse arkaplanı oluşturuyorlar. (Beyaz) güller ve erguvan? Şairle şiir gibi!..

Toplu şiirleriniz kısa sürede yeni baskı yaptı. Niye şiirlerinize böyle ilgi var?

Sevgili Enver Ercan, eskiler ‘Marifet, iltifata tabidir’ derlerdi. Ben bunu tersine çeviriyor ve diyorum ki ‘iltifat, marifete tabidir’; ve -elbet devamı: “Müşterisiz meta zayidir’…

(Enver Ercan, Cumhuriyet Kitap, 16 Haziran 1994)