• Kişisel
  • Kitaplık
Ufuk Lüker
  • Ana Sayfa
  • Şiir
  • Öykü
  • Müzik
  • Sinema
  • Yazın
  • Görsel
  • Ara
  • Menu Menu
Öykü

Sabahattin Ali – Bir Gemici Hikayesi

Şap Denizi’nde dolaşan gemilerin ateşçilerine kazanların önü güverteden daha serin gelir.

İşte bunun için başaltındaki kamaradan çıkarak ocak vardiyasına giden genç bir ateşçi, gözlerini kapayıp öne doğru eğilerek koşuyor, gemiyi yalayıp duran sıcak rüzgardan kaçmak istiyordu. Fakat fırtınanın önündeki gemi cezbeli bir derviş gibi kendini dört tarafa çarpıyor ve makine dairesine doğru koşmaya çalışan genç ateşçi düşmemek için bazan küpeşteye, bazan kaptan kamarasının açık duran kapısına sarılıyordu. Biraz sonra ufak kapıya yetişti. Daracık demir merdivenleri koşarak indi.
 
Bu genç ateşçi daha on dokuz yaşındaydı. Tercümei hali (biyografisi) gayet kısadır: Babası yüzbaşıydı. Tekaüt olunca oğlunu okutamadı. Zaten çocuğun dilindeki kekemelik, okumasına engeldi. Onun için mektebi dördüncü sınıfta bıraktı. On dört yaşından on sekiz yaşına kadar yalnız boş gezdi. Babasının evinde yiyip içerek ve sokakta kavga ederek geçen bu günler, babası kalp sektesinden ölünceye kadar devam etti. Oğlunun haylazlıklarının, oldukça gün görmüş olan babanın ölümünde fazlaca tesiri olduğu da söylenebilir. Yalnız bu ölümden sonra sert bir -ekmek kazanmak- devresi başladı. Babasından kalan maaş, anasıyla küçük kız kardeşine bile yetmiyordu. İhtimal, deniz kenarı bir şehirde olmaları, gemilere girmesine sebep oldu. Bun- da katiyen bir tercih falan yoktu. Aynı ihtimalle şoför ve bakkal çırağı da olabilirdi. Fakat şimdi bir senelik deniz hayatı onu başka şey olmak istemekten vazgeçirmişti. Eski serseriliği de kalmamıştı. Uzun seyahatlerin ve karanlık bir istikbalin verdiği tabii bir filozofluk, haddinden fazla çalışmanın verdiği lakayt bir dürüstlük ve ahlaklılık, onun hayatını idare ediyordu. Düşündüğü için değil, vakti olmadığı için fenalık yapmıyordu.

Dili onu biraz da münzevi yapmıştı. İnsanlara pek güç meram anlatıyordu; yarım saat uğraşarak bir kelime çıkarabiliyor, etrafındakileri güldürmese bile sıkıyor, daha fazla da kendisi sıkılıyordu. Deniz ona oldukça mükemmel bir arkadaştı. Başaltındaki kirli yatağında, geminin burnuna çarpan dalgaların uğultusunu dinler, onları uykusunda bile duyardı. Zaten sıkmadan uzun uzun anlatmasını bilen yegane geveze, denizdir. Ömürlerinin dörtte üçünü denizde geçiren ihtiyarların arasında bile, suların sesini sıkıcı, yeknesak bulan, bu sesten bıkan birine tesadüf edilmemiştir.

Diğer bütün tayfalar gibi kaçakçılık yapar, Rusya’ya ruble, Mısır’a esrar götürerek kazandığı paraların birazını anasına gönderir, üst tarafını İskenderiye’de Habeş, İstanbul’da Rum, Sivastopol’da Rus kadınlarına yedirirdi. İçki içmediği ve geveze olmadığı için, kadınların ona hususi bir teveccühleri vardı. İri vücudu, kuvvetli kolları, siyah, güzel yüzü arkadaşlarını da kendisine bağlamıştı. Ve, hiçbirisi okumak yazmak bilmeyen bu adamların arasında, dört senelik tahsil ve yatağının başucundaki birkaç kitap, ona başka bir mevki veriyordu.

Bu gemiye gireli daha bir ay olmamıştı. Hangi şeytan onu bu Allah belasını veresice tekneye sokmuştu yarabbi? Gemi değil, bir cehennemdi bu… Altmış sene evvel İtalya’da yapılmış, kocaman, dört direkli, yelkenli ve tek kazanlı bir vapurdu. Bir Ermeni’den daha çok tebaa değiştirmiş, Yunan veliahdına yatlık, Danimarka hükümetine mektep gemiliği, bir Rus tüccarına posta vapurluğu yapmıştı. Ve şimdiki sahibi İstanbullu bir Yahudi, bu hurdayı Aden ile İstanbul arasında şilep olarak işletiyordu.

Yelkenler artık kullanılmaz bir haldeydi, direklerden bile korkulurdu. Ve tek kazan, bu timsah ölüsüne benzeyen yığıntıyı yürütebilmek için, patlayacak derecelere geliyordu. Yalnız bu kadar da değildi: İş ağır, yemekler fena, kaptan sarhoş ve edepsizdi. Sabahtan akşama kadar içer ve söverdi. İsmi Fıçı Kaptan’dı. Bu isim kendisine şöyle verilmiş:

Bu adam vaktiyle gene böyle hem buharlı, hem yelkenli bir gemide süvariyken, kamarasında fitilli bir barut fıçısı dururmuş. Tayfanın yarı aylıklarını iç ettiği, yahut başka bir münasebetsizlik yaptığı zaman, millet ayaklanır, herifi denize atmak isterlermiş. O zaman kaptan, dudağından hiç düşmeyen sigara ile fıçıya yaklaşır: -Eğer yanıma sokulursanız, hep beraber uçarız!- der, tabii tayfa da sokulamaz, dağılırmış, sonra açıkgöz bir miço, geceleyin herifi gözetleyerek; fıçının arka tarafındaki musluktan bardak bardak şarap doldurup içtiğini görmüş ve iş meydana çıkmış. Kendisine o zamandan beri Fıçı Kaptan diyorlarmış… Mal sahiplerine yaranacağım diye, bütün tayfanın canını çıkarıyordu. Elinden gelse yemek bile vermeyerek kumanyayı olduğu gibi geri getirecekti. Zaten verdiği yemek de sade suya bakladan ibaretti. Öğle ve akşam bakla.

İşte bizim on dokuz yaşındaki genç ateşçimizin sıcak rüzgardan boğulmamak için eğilerek koştuğu ve bu sırada düşmemek için küpeşteye ve ambar kapağındaki kahve çuvallarına sarıldığı gün, bu sade suya bakla bütün tayfanın canına tak demişti ve herkes ilk iskelede vapuru bırakıp kaçmayı düşünüyordu.

Genç ateşçi, söylediğimiz gibi, demir merdivenleri koşarak indi. İşine başladı. Vardiyayı kendisine teslim eden arkadaşı dev gibi bir adamdı, yumrukları hemen hemen bir çocuk kafasından büyüktü. Yeni gelene sordu:

-Ne yediniz?-

-Bakla!-

İri adam müthiş bir küfür savurdu. Vapura girdi gireli bir kere bile karnı doymamıştı. Söylenerek ve tehditler savurarak yukarı çıktı.

Genç ateşçi süngüyü alarak ocağı karıştırmaya başladı. Kapak açılır açılmaz insanın yüzüne rüzgara benzeyen bir ateş çarpıyor, deri kavrulur gibi oluyordu. Ocağın içi hayret edilecek kadar beyazdı. İnsan bunu adeta eritilmiş bir maden zannedecekti. Ve bir tenceredeki kaynar su gibi fıkırdıyor, aynen onun gibi buhara benzeyen beyaz dumanlar saçıyordu.

Genç ateşçi beş dakikada bir sırsıklam olan beyaz gömleğini çıkarıyor, sıkıyor, vücudunu kuruluyor, tekrar sıkıyor ve sonra giyiyordu. Islak saçları kıvrılmış ve kordon kordon terli alnına düşmüştü. Kabarık ve kırmızı pazılarından birbiri arkasına beyaz damlalar yuvarlanıyordu. Ateşin keskin parlattığı, cilalandırdığı bu ıslak vücut insanda diz çökmek ve gözleri kapamak isteğini uyandırıyordu.

Genç ateşçi, ara sıra süngüsüne dayanıyor, bir an için kapadığı siyah kapağa gözlerini dikerek düşünüyordu:

Üç dört sene sonra ne yapacaktı? Bu öyle bir işti ki, en sağlam adamı birkaç senede tamamlardı. Ondan sonra makine yağcılığına, vinççiliğe, hatta hamallığa geçmek, yarı sakat ve çürük bir vücudu birkaç gün daha yaşatabilmek için uğraşmak icap edecekti. Ve daha sonra? Allah bilir…

Alt dudağının sol tarafını dişlerinin arasına alarak başıyla kısa bir hareket yaptı. Bir şey düşünmek istemediği zaman böyle yapardı. Ve bu sefer bunları düşünmek istemiyordu. Sonra düşünmek istemediği için birdenbire kendi kendine kızdı. Gerçi, bu ona bir yaranın üstünde parmakla oynuyormuş gibi bir ıstırap veriyordu, fakat mademki elinde olan bir tek imkan buydu; kendisinden her şeyi almışlar, bir bunu alamamışlardı, artık bundan da istifade edemezse ayıptı.

Peki, kendisinden her şeyi niçin almışlardı? Birçok yerlerde birçok adamların konuşmalarına kulak vermiş, onlardan daha az akıllı olmadığına kanaat getirmişti. Kuvveti de yerindeydi; şu halde sırf bir tesadüf onu böyle, ötekileri öyle yapmıştı ha? O zaman birdenbire farkına vardı ki, kendisini ve arkadaşlarını, hatta bütün kendisine benzeyenleri bir hareketten, bir kabarıştan meneden bu -tesadüfe inanma-dır. Çünkü öyle anlar olur ki, insan, çok cüretli denebilecek şeylere bile kalkar, hiç akranı olmayanlara bile hücum eder; fakat hücum edeceği şeyin yalnız bir fikir, görünmez bir kuvvet, bir -tesadüf- olması, onu yerinde oturmaya mecbur eder… Halbuki, mademki eninde sonunda hep birdi ve hiçbir zaman şimdi olduklarından daha fena olmaları mümkün değildi, niçin -tesadüf-e de hücum etmekten çekinmeliydi?

Evet, hep tesadüf… Onun sırtına giyeceği yoktu ve mal sahibi seksen kat üst üste giyebilirdi. Bu tesadüftü… Fakat, eğer mal sahibi bunlara ayda yirmişer lira fazla verse, -bunu yapmak onu hiç de sarsmazdı- o zaman bunların da birer kat, ikişer kat elbiseleri, çamaşırları olur ve -tesadüf- böyle olmazdı…

Tesadüfün bu kadar kolay değişebileceği hiç de aklına gelmemişti.

Birdenbire karnında bir gurultu başladı. Biraz evvel yediği yemek boğazına kadar çıktı ve orayı ateş gibi yakarak tekrar geri döndü. Ne berbat yağdı bu be!..

Genç ateşçinin başı dönmeye başladı. Hem kazan başına vuruyor, hem de midesi bulantı yapıyordu.

Biraz evvel buraya doğru koşarken kaptanın açık kapısından dışarı vuran et kokusu burnuna geldi. Ve dimağı bir anda şu konuşmayı yaptı:

-O neden et yiyor, o sarhoş?-

-Çünkü o, kaptan!-

-Fakat o, bir öküzden daha budaladır!-

-Fakat o, senden çok okumuştur!-

-Beni de okutsalar ben de okurdum…-

-Ne yapalım, senin baban çabuk öldü, senin diline baktırılmadı ve sen okuyamadın… Tesadüfün cilvesi bu!..-

Genç ateşçi birdenbire küreği ve süngüyü fırlattı, demir merdivenlerden yukarı tırmanmaya başladı.

Başaltı kamarasında uyuklayan, türkü söyleyen tayfalar, vardiyasını bırakıp gelen ateşçiyi görünce bir kaza falan oldu sanarak korktular; fakat o bağırdı:

-Hadi be, ne duruyorsunuz, kaptana gidip et isteyeceğiz. Vermezse zorla alacağız… Kuru baklayla ateş yakamayız biz!..-

O zamana kadar böyle bir şey yapmayı hiçbirisi aklına bile getirmemişti. Fakat sanki her zaman ve her vapurda yaptıkları bir şeymiş gibi bu sözler onlara gayet tabii geidi. Cıgaralarını atıp ökçeleriyle söndürerek arkasından yürüdüler. İriyarı ateşçi hala homurdanıyordu. Birtakımı da ellerine silah falan almışlardı. Lostromo ile ahçının, kaptanın adamı olduğunu düşünerek ihtiyatlı hareket ediyorlardı.

Gemi müthiş sallanıyordu; o yakıcı rüzgar tayfanın derilerini pul pul ediyordu. Maamafih, iş korktukları kadar uzun ve güç olmadı. Kaptan zaten telaşla odasından fırlamış, bunlara doğru geliyordu. Aşağıda kimse olmadığı için, istim düşmüş, vapur yavaşlamış ve gittikçe dönmeye, fırtınaya yanını vermeye başlamıştı. Vaziyet tehlikeliydi. Kaptan ahçıya kilerdeki yarım koyunun derhal bunlara verilmesini söyledi. Tabanca elinde, kaptanı müdafaaya hazırlanan lostromo, onu söylenerek cebine koydu; fakat isyan eden tayfanın lombar direğine çekildiği eski günleri düşünerek içini çekti.

Yarım koyun bir işe yaramadı: Acele ile yaptıkları pirzolayı sıcaktan yiyemediler ve denize attılar.

Ve kaptan, genç ateşçiyi hemen Port-Sait’te, diğerlerini İstanbul’da vapurdan attı.

Fakat bunlar: -Kuru baklayla ateş yakamayız!- demesini ve kaptanın yarım koyununu almasını öğrenmiştiler…

(Sabahattin Ali, Resimli Ay, s. 8, Ekim 1930)

Etiketler: Sabahattin Ali
Bu gönderiyi paylaş
  • Share on Facebook
  • Share on Twitter
  • Share on Tumblr
  • Mail üzerinden paylaş
Beğenebilecekleriniz:
Sabahattin Ali – Asfalt Yol
Sabahattin Ali – Komik i Şehir
Sabahattin Ali – Leylim Ley
Sabahattin Ali – Gurbet Hapishanesi
Sabahattin Ali – Kanal
Sabahattin Ali – Isıtmak İçin

Site içerisinde ara

Son Eklenenler

  • Deniz Durukan – Refik Durbaş İle
  • Ahmed Arif – Basübadelmevt
  • Ahmed Arif – Tutuklu
  • Ahmed Arif – Yurdum Benim Şahdamarım
  • Cemal Süreya – Bir Şair: Ahmed Arif

Site istatistikleri

  • 8
  • 1.522
  • 1.068
  • 4.300.739
  • 4.487.337

Takip et

Instagram @ufukluker

RSS [Kişisel] Son okuduklarım

  • Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım (L'amica geniale #1)
  • Mahur Beste
  • Üç Yanlış Üç Ceset (Hercule Poirot, #34)
  • Erkeksiz Kadınlar
  • Kayıp Kızlar
  • Hotel Kosmos
Etiketler
Cevdet Kudret Sandor Forbath Ömer Bedrettin Uşaklı E. E. Cummings Cahit Külebi Abdülkadir Budak Zafer Ekin Karabay Kemal Burkay Orhan Veli Kanık Paul Eluard Metin Altıok Adalet Ağaoğlu Blas De Otero Altay Öktem Sezai Karakoç Oğuz Atay Enver Gökçe Bilgin Adalı İsmet Özel Ahmet Telli Adnan Yücel Sait Faik Abasıyanık Gabriel Celaya Vladimir Mayakovsky Jose Marti Behçet Kemal Çağlar Sennur Sezer Turgut Uyar Talip Apaydın A. Hicri İzgören Oktay Rifat İlhami Bekir Tez Yılmaz Odabaşı Faruk Nafiz Çamlıbel Adnan Özer İsmail Uyaroğlu Ahmet Oktay Liana Daskalova Neşe Yaşın Suat Vardal Vyaçeslav Ivanov Orhan Kemal Fang Vei Teh Hasan Basri Alp İbrahim Karaca Kemal Özer Hasan Biber Suat Derviş Nicolae Dragos Louis Macneice Guy de Maupassant Gülseli İnal Ingeborg Bachmann Murathan Mungan Kemalettin Kamu Hasan İzzettin Dinamo Sabahattin Kudret Aksal Özkan Mert Fethi Giray Goethe Barış Pirhasan Suat Taşer Mehmet Yaşin Ümit Yaşar Oğuzcan Yannis Ritsos Cahit Sıtkı Tarancı Erdal Öz Bejan Matur Vecihi Timuroğlu Miguel Hernandez Bekir Yıldız Landscape Fakir Baykurt Asaf Halet Çelebi Arif Damar Dido Sotiriou Salah Birsel Kahraman Altun Ziya Osman Saba Enis Batur Hilmi Yavuz Resul Rıza Heinz Kahlau İlhan Berk Konstantin Simanov Süleyman Çobanoğlu Jesus Lopez Pacheco Louise Gareau Des Bois Afşar Timuçin Attila İlhan Philippe Soupault Şükran Kurdakul Kostas Kleanthis Fazıl Hüsnü Dağlarca Adnan Binyazar Can Yücel Bedri Rahmi Eyüboğlu Vedat Türkali Yi Men Sabahattin Ali Conrad Aiken Oktay Taftalı Lale Müldür Tevfik El Zeyyad Behçet Necatigil Yorgo Seferis Turgay Fişekçi Haydar Ergülen Berin Taşan Yaşar Miraç Behçet Aysan Cevat Şakir Kabaağaçlı Tove Ditlevsen Birhan Keskin Metin Eloğlu Veysel Öngören Nihat Behram Ahmet Erhan Yaşar Kemal Orhan Murat Arıburnu Kutsiye Bozoklar Aziz Nesin Cahit Irgat Şükrü Erbaş Ece Ayhan Süleyman Nesip Ahmed Arif Cengiz Bektaş Vasko Popa Necati Cumalı Asım Bezirci Federico Garcia Lorca Sinan Kukul Bertolt Brecht Özge Dirik Peter Abrahams Nikola Vaptsarov Türkan İldeniz Memet Fuat Mehmed Kemal Ercüment Behzat Lav Hasan Hüseyin Korkmazgil Eugene Guillevic Nazım Hikmet Füruğ Ferruhzad Celal Sılay Kenneth Rexroth Arkadaş Z. Özger Halim Şefik Güzelson Edip Cansever Cahit Zarifoğlu Sun Yu-T'ang A. Kadir Gülten Akın Yılmaz Güney Müştak Erenus Kerim Korcan Özdemir İnce Sabri Altınel Nahit Ulvi Akgün Ülkü Tamer Rıfat Ilgaz Pablo Neruda Yaşar Nabi Nayır Erdal Alova Seyhan Erözçelik Refik Durbaş Sandor Petöfi Metin Demirtaş Mehmet Başaran Günter Kunert Abdülkadir Bulut Oruç Aruoba Akgün Akova Ahmet Muhip Dranas Ahmet Ada Konstantinos Kavafis Cemal Süreya Feyzi Halıcı Ahmet Necdet Özdemir Asaf Ozan Telli Melih Cevdet Anday Ataol Behramoğlu
by Ufuk Lüker
  • 500px
  • LinkedIn
  • Youtube
SupermanNecati Cumalı – Kaybolan
Sayfanın başına dön