Kerim Korcan Üzerine

Kerim Korcan (31 Ocak 1918-9 Kasım 1990), yazdığı metnin ilk cümlesiyle okurun dikkatini çekmeyi başaran bir yazardır; çünkü Korcan’ın bu cümlesinde geçmiş zamanların söylencelerini/destanlarını aktaran bir anlatıcıyı anımsatan bir tını/eda vardır.

1962 yılında Milliyet gazetesinin açtığı ‘Bir Memleket Gerçeği’ konulu röportaj yarışmasında dereceye giren iki yazarın başarısı, bence bütünüyle, seçtikleri konuyla örtüşen anlatımlarının sonucuydu. Bu yazarlardan biri Dursun Akçam, diğeri Kerim Korcan’dı. Korcan, Köse’ye “Pireler hallerinden şekvacı olup peygamber kapısına dayandığında, Hazreti Süleyman’ın huzurunda bir köse oturmaktaydı” cümlesiyle başlamıştı. Kırk yılı aşkın süre sonra bile neredeyse sözcük sözcük ezberimde duran bu cümle bana hala yazarın anlatacaklarının kıssalar gibi ders alınması gereken bir yanının olacağını sezdiriyor, büyülü değilse de yaşanması olanaksız sanılacak bir takım olayları (okumaktan çok) dinleyeceğime inandırıyor. Bu cümleyi izleyen cümleler de ilk cümlenin yarattığı çekimi pekiştiriyor:

“Ama bizim sözünü etmek istediğimiz köse bu köse değil. Rütbe ve kabiliyeti kendisinden menkul, Cide nüfusuna kayıtlı, cezaevi gardiyanı Kasım Köse. Zaten kendisinin de böyle benzetmelerden hoşlanacağını pek umamayız.”

Korcan, halk anlatıcılığının, renkli, epik ve didaktik yanını özümsemiş bir yazardır. Bu anlatımın önemli öğelerinden biri olan şiirsel tanımlardan/övgülerden, özellikle kahramanlarını tanıtırken, kaçınmaz: “Loş koridorların öksüz karanlığından, biraz da salına salına, kara yılanlar gibi süzülerek gelirdi.”

Korcan’ın anlattıkları

Bir öykü içinde başka öykülere göndermeleri de başarıyla kullanır:

“Mapushane kayıt defterinde, Kadir Güler diye yazarmış adı. (…) Ama onun mahpustaki, yani içerdeki adı hiç de böyle değildi. Arap Kadir derlerdi ona; bazen de kısaca Arap… Mütareke İstanbul’una ün salmış, bir yumrukta iki İngiliz’i birden deviren Marmara Hasan gibi kara bir dev değil, ince filiz gibi, utangaç bir gençti o.” (Linç)

Kerim Korcan’ın okurları, çelişkilerin siyah beyaz çizgileri kalınlaştırılmış bir dünyada bulurlar kendilerini. Yaşadıkları dünyanın, yazarın aynasından böyle yansıyabileceğini sezseler de neden böyle bir dünyada yaşandığının, yaşanmak zorunda olduğunun sorusunu edinirler okuduklarıyla. Kısacası Kerim Korcan’ın anlatıları, Şükran Kurdakul’un da vurguladığı gibi, çağdaş bir bakış açısından destek alır “(…) yayımladığı roman ve öykülerinde diri, canlı, doğal bir anlatım içinde, yer yer kişilerin iç hesaplaşmalarını yansıtarak toplumcu gerçekçi akımın başarılı örneklerini verdi.”

Kerim Korcan anlatılırken, “halk için, halk anlatımıyla yazdı” denilmeli. Bu tavrı, özellikle onun yazdığı dönemde, halkın bütünüyle benimsemesinin zor olduğuna inanılan “idam cezasının kaldırılması” konusunda bile rahatça düşüncesini açıklamasını sağlamıştır:
“(…) alınan sonuçlara da bakarak, asırlardır uygulama alanı bulabilen idam cezasını, bugün de geçerli bir yöntem sayamayız. Ceza hukuku tahsil ederek değil, ceza yatarak -hem de 12 yıl- geldim bu kanıya. Onlarla konuştum, tartıştım, hayret edeceğiniz kadar terbiyeli, insancıl kişilerdi. Ama bir kere ellerini dirseklerine kadar kana sokmuşlardı. Bunun sorumluluğundan kaçmağa tenezzül de etmiyorlardı. Yalnız kulak arkası edemeyeceğimiz, bir ricaları, bir istekleri vardır: öldürmek çok kötü bir şeydi, bu yola baş koyup onlar da öldürülmemeliydi. Israrla bunu istiyorlar adaletin yüceliğine kan bulaştırmak istemiyorlardı. Ceza mı? Elbette bunu çekeceklerdi. Ama ölerek değil, yaşayarak, her an, her dakika cürümlerinin ağırlığını sırtlarında duyarak. (…) Ufukların kan rengi, güneşin doğuşuyla silinir gider. Ama, idamlıkların kanlı ayak izleri taban taban toprakta kalır. Bunları silip götürecek yağmur yoktur. Bir kısım insanlarımızı dertli göreceğiz, ağlayan anaları dertli göreceğiz. Hep konuşacaktır onlar ağırdan ağırdan. Kin üretecekler, merhamet üretecekler. Toplumda huzur bulamayacağız. Şimdi tarlalarımızı sürerken, demirleri döğerken, zorluklara boyun eğerken, demir parmaklıklara da bir göz atamaz mıyız? Orada insanlar var. Biz onları düşünmeğe mecburuz. Onların acılarını acılarımıza katmamak, ancak onlarla, onların meseleleriyle ilgilenmekle mümkündür. Bir iki çaresini biliyoruz bu derdin. Ama bu kadarcığı ateşi söndürmeye yetmiyor, yeteceğe de benzemiyor. Onun için binlerce, on binlerce insanımızdan bu konuda ilgiler,dayanışmalar beklemek hakkımız değil mi? Niye yazıldı binlerce kitap? Niçin okudu onları insanlarımız? Onca bilgiyi neden edindiler? Kanı kanla yıkamazlar. Böyle söylemiş atalarımız. Gözlerimiz ufuklara çevrili, gamlı akşamlarda boynumuzu bükmüş, sizlerden bu çağrıya cevap bekliyoruz! İDAMLIKLAR da bekliyor!” (İdamlıklar)

İdam cezası, hapishane yönetimi ve insan…

Kerim Korcan, siyasal nedenlerle yattığı cezaevlerinden edindiği deneyimi, dünya görüşüyle birleştirmeyi bilmiştir. Bu birleşim, anlatılarını okuyanların alt bilincinde sorular üretir. Bu sorular yazarın doğrudan sorduğu sorular ve vardığı sonuçlarla pekişir. Örneğin yazarın İdamlıklar’ın son bölümünde yer alan “Siz canlarıyla cürümlerini ödeyenlerin cürmüne şu veya bu şekilde katılmadığınızdan emin misiniz?” sorusu da, “Bilmiyor musunuz ki adalet halkla bütünleşebildiği zaman cürümlerin üstesinden mutlak olarak gelebilecektir. Aksi hal, akar gider bu kanlı nehir” yargısı da yazarın okuru hazırladığı sonuçlardır. Kerim Korcan yalnızca suçlardaki toplumsal payı düşündürmez; bir hapishanenin müdürünce uygulanan “yönetim kurallarına uymayanın tasfiyesi” içeriyle dışarısı arasındaki farkın azlığını da belirtir. Yöneten ile yönetilen arasındaki çelişkiyi, yarı alaysı cümlelerle vurgular.

Korcan’ın en önemli özelliği yazdığı olayların kurgusal, kişilerin düşsel yanlarının fark edilmeyecek doğallıkta oluşudur. Sanatsal kurgu ve soyutlama, öfke ile merhamet dengeler birbirini. Bir iki soluk için bile olsa yaşamanın önemi vurgulanır: “İhtiyarlar, bütün çırpınmalarına rağmen, oğullarıyla yüz yüze görüşememişlerdi. Görüşüp konuşamamışlardı. Ne var ki, idamlık Hüseyin’i, yarım saat için bile olsa, son bir defa mahpushane bahçesine çıkartmışlar ve masmavi gökyüzüne bir daha bakmasını sağlamışlardı.”

Kerim Korcan’ın kitaplarının tümü yayımlanırken önceliğin ana temaları hapishane olan Linç (roman), Tatar Ramazan (öykü) ve İdamlıklar’a (öykü) verilmesi bence çok isabetli olmuş. Kerim Korcan’ı ilk kez okuyanlar ve yeniden okuyarak bellek tazeleyecek olanlar, hem usta bir anlatıcı ve bilge bir tanıkla tanışacaklar, hem de artık gazetelerdeki hapishane haberlerine, tutuklu yakınlarıyla ilgili yorumlara kayıtsız kalamayacaklar.

(Sennur Sezer)