Ufuk's Blog
  • Ana Sayfa
  • Şiir
  • Öykü
  • Müzik
  • Sinema
  • Yazın
  • Görsel
  • Kişisel
  • Menu Menu
Yazın

Fazıl Hüsnü Dağlarca Üzerine

249 görüntülenme

Dağlarca, Cumhuriyet döneminin, özellikle ikinci kuşak şairlerinin en özgünü, nicelik ve nitelik bakımından en verimlisidir. Gerek dili, sözcükleri, gerek temaları, şiir kalıpları ile kendinden önceki şairlere benzemediği gibi, çağdaşlarına da benzemez. Onun kadar hiçbir şairimiz, hiçbir sanatçımız, gerek yerlebir gerçeğe; gerek insan denen bilinmezin çekirdeği çocuk’tan başlayarak Tanrıya; Tanrı’yı da, insan aklının yüzyıllardan bu yana vardığı Evren kavramını da aşan, ancak engin bir sezgiyle (aklın durduğu yerde başlayan sezgiyle) alacakaranlık halinde sezebildiğimiz gerçeküstü gerçeğe böylesine şairce kanat açamamıştır.

Dağlarca, Fransızların Victor Hugo’ya yakıştırdıkları mage (büyücü, müneccim) sözüne, dünya ölçüsünde, belki en çok hak kazanan, antenleri gözle görülür dünyaya olduğu kadar, gözle görünmeyen, insan aklını aşan sezgiler dünyasına pencereler açan tükenmez, tükenecek sandığımız bir anda, yeni yeni sezgileriyle insanı şaşırtan, kaynağı kurumaz bir şairdir: Yüz-binlerce çağrı bana, yüzbinlerce / Şaşar kalır şuracıkta yüreğim (Deliböcek).Dağlarca, şiire daha 19’unda, askeri okul sıralarında başlar. İlk şiiri (Yavaşlayan Ömür), 1933’te İstanbul dergisinde çıkar. Bütün acemiliklerine karşın, yer yer şaşırtıcı bir olgunluk taşıyan bu şiirde bilinmeyen bir sevgiliye seslenir. Bir sevda sarkışıdır bu: Akşamın bastırmasıyla seslerin dindiği bir saatte içinin derinlerinde başlayan eski bir şarkı; kırk yıllık sanat hayatında ağır basan, ama her an tazelenen, ilk sevgiliden insanlara, dünyaya, evrene açılan, durmadan tazelenen bir sevda şarkısı.

Dağlarca’nın ilk şiir kitabı 1935’te yayınlanır: Havaya Çizilen Dünya. Ama şair, asıl kişiliğini bütün yönleriyle yansıtan eserinde, Çocuk ve Allah’ta, bulur. Dağlarca’nın özelliği insan kaderi, dünya ve evrendeki yeri üzerine, sevgiyle karışık çocuksu bir şaşkınlıkla eğilmesidir, diyebiliriz. Şair bu kitapta, iki uç arasında, Çocuk’la Tanrı, görünenle görünmeyen arasında şaşkınlıkla gidip gelir. İnsanlığın kaderi üzerine çocuk’tan, insanlığınkine Taş Devri’nden (1945) başlayarak Tanrı’ya, Evrene, oradan da Evren ötesine {?Çsu, 1955) kadar uzanır ilgisi. Bu düzeyde şairin son vardığı aşama ?Çsu’dur. Dağlarca’nın belki en karanlık, belki de en aydınlık eseri olan ?Çsu “insanın günümüzden (yani, şairin sezgisinden) eski çağlara doğru tek kesit içinde incelendiği” eserdir. ?Çsu, hiçbir bilimin, hiçbir dinin bugüne kadar kavrayamadığı; içine, Tanrısı, doğası, insanı, evreni, uzayı ile her şeyi alan, “süreden sürez’e” uzanan “bir devinimin”, bir “büyük aydınlığın” (gözleri kör eden, onun için de ne olduğunu bilemeyeceğimiz bir aydınlığın) ta kendisidir.

Dağlarca’nın şiirini, o engin, çağlayanlar gibi gürül gürül akan, aktıkça coşan, coştukça akan şiirini, Daha’daki (1943) “Dışımızla içimiz” adlı şu dörtlük özetlemektedir:

Görünenle
Olmak
Düşünmek
Görünmeyenle.

Görünenle olmak. Nedir görünen? Dünya gerçeği. Dağlarca için görünen, her şeyden önce insandır, önce, çocuk’ta başlayan, anada, kardeşte arkadaşta, sevgilide somutlaşan, önce kendi ulusunda, sonra dünya uluslarında, bir kelimeyle, insanlıkta oluşan insan. Dağlarca’nın, insan bilmecesinin çekirdeği çocuk’la başlayan “görünenle olmak” serüveni, Çakırın Destanı (1943) ile insanın dış dünya karşısındaki davranışına ve ruh yapısına, oradan da Anadolu köylüsünün kaderine (Toprak Ana, 1950; Aç Yazı, 1951), Türk ulusunun fetihlerle yüce, Kurtuluş Savaşı’yla kutsal yaşantısına kadar uzanır. Bu aşama destanlar aşamasıdır. Üç Şehitler Destanı (1945) ile başlayan, İstiklal Savaşı-Samsun’dan Ankara’ya (1951), İstiklal Savaşı-İnönüler (1951), Yeni Mehmetler (1964), Çanakkale Destanı (1965) ile sürüp giden bir sürü destanda şairin yüreği yurdu için çarpar. Dağlarca bununla da kalmaz, 27 Mayıs Devrimi’ni izleyen özgürlüksüz demokrasi döneminin bütün haksız eylemlerine mertçe cephe alır.

Bütün bu destanların yanı sıra, Çakırın Destanı ayrı bir önem taşır. Bu eserde şair, yüzyıllardır horlanmış, ezilmiş bir ulusun çocuğu olan Çakır’ın ağzından “bir cihan türküsü” özlemi içinde antenlerini gerip “uzak milletlerin gençlerini” yarını dinlemeye çağırır. Bununla da kalmaz, Sivaslı Karıncayı (1951) yollara salıp, ilk kez dünyaya açılarak, insanın ortak kaderi üstünde durur Asya’yla Avrupa’yı kıyaslayarak. Şair artık yalnız kendi ulusunun değil, bütün ulusların, özellikle ezilmiş, horlanmış, uyanmamış, uyanması engellenmiş ulusların sözcüsü olur, hatta daha da ileri giderek, Vietnam halkının bir sömürgen devlete karşı kahramanca sürdürdüğü (tıpkı bizim Kurtuluş Savaşımız gibi) kurtuluş çabasını benimseyerek Vietnam Savaşımız (1966) adı altında bir destan yazar, Kubilay Destanı (1968) doğrultusunda bir coşkuyla.

Dağlarca’nın ikinci özelliği görünmeyenle düşünmek’tir. Görünmeyen, önce, adına Tanrı dediğimiz kavram, sonra gökleri, yıldızlarıyla (bütün uzay deneylerine rağmen) çözülmez bir bilmece halinde karanlıklara gömülü bir evren, daha sonra da ölüm, o yokluk, o Allah’a doğru uzanan yolculuk’tur.

Dağlarca’dan Tanrı, Mevlana ve Yunus’taki gibi mistik bir varlık, insanın ulaşmaya, kendini onda eritmeye yöneldiği bir varlık değildir. Daha çok bir bilinmezler kavramıdır Tanrı. Evrenin dinginlik senfonisinde her şey Tanrı kadar “mevcut” ve hareketsiz, her şey onun kadar “namevcuttur” çünkü. Tanrı, olsa olsa, insanda yaşayan, insanla birlikte var olan bir bilinmez, belki de bir sonsuzluk özlemidir. Oysa insan, hele çocuk, her yerde var ve “mevcuttur”. Öylesine var ve “mevcuttur” ki, Dağlarca onu son eserinde (Arkaüstü, 1974) uzay boşluklarında, yatağında sırt üstü yatmış durumda, renkleri öttürme yarışları, sesleri boyama oyunları içinde, ışıktan giysilerle, uçan sevinçlerden sevinçlere koşturup, Exupery’nin Küçük Prens’inin dünya ötesi gezegenindeki serüvenine taş çıkartan bir düş ve fantezi zenginliğinde dolaştırıyor.

Dağlarca, sayısı otuz üçü bulan, her biri ötekinden güzel ve ilginç kitaplarıyla Türk edebiyatında, gerek kapsamı, ön seziş yeteneği, hayal gücü hiçbir şiir geleneğine bağlı olmayan eserleri, gerek şiir dilinin özgünlüğü, hepsinin üstünde sözcüklere yüklediği düşünce ve duygu zenginliğiyle erişilemez bir doruktur. Daha 1939’larda Orhan Burian: “Dağlarca’nın şiiri ya cinnete, ya da dehaya varmak üzeredir” demişti. Aradan geçen 36 yıl bu yargının dehadan yana ağır bastığını gösteriyor.

(Vedat Günyol, Çalakalem, İş Bankası Yayınları, 1999)

Benzer içerikler

  • Pınar Kür — Asılacak Kadın’ın Savunması
  • Attilâ İlhan — “Yasak Sevişmek” Meraklısı İçin Notlar
  • Deniz Durukan – Refik Durbaş İle
  • Cemal Süreya – Bir Şair: Ahmed Arif
  • Veysel Öngören – Ahmed Arif’le Bir Konuşma

İSTATİSTİKLER

Anlık ziyaretçi sayısı: 4

Günün ziyaretçi sayısı: 867

Günün görüntülenme sayısı: 1101

Toplam ziyaretçi sayısı: 4.570.609

Toplam görüntülenme sayısı: 9.856.779

POPÜLER İÇERİKLER

  1. Şükrü Erbaş - Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz (401.207)
  2. Anonim // Her Şey Sende Gizli (164.146)
  3. Cahit Sıtkı Tarancı - Otuz Beş Yaş Şiiri (152.875)
  4. Birhan Keskin – Kargo (79.346)
  5. Şükrü Erbaş - Senin Korkularını Benim İnceliğimi (68.341)
  6. Attilâ İlhan - Ayrılık Sevdaya Dahil (48.865)
  7. Sabahattin Ali - Kamyon (43.304)
  8. Adnan Yücel - Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek (42.016)
  9. Nâzım Hikmet - Fevkalade Memnunum Dünyaya Geldiğime (40.662)
  10. Sabahattin Ali - Ayran (39.665)

ARŞİV İÇERİSİNDE ARA

TAKİP ET


Instagram @ufukluker
Instagram @ufukluker

SON EKLENEN İÇERİKLER

  • Pınar Kür — Asılacak Kadın’ın Savunması
  • Bir Devin Ardından: Marlon Brando
  • Ahmet Telli — Sfenks
  • Ahmet Telli — Savrulup Dururken Hayat
  • Ahmet Telli — Kirli Su

RSS [KİŞİSEL] SON OKUDUĞUM KİTAPLAR

  • Yedilerin Gizemi (Superintendent Battle, #2)
  • Mahkûm
  • Arka Sokaktaki Cinayet (Hercule Poirot, #16)
  • The Sittaford Mystery
  • Tahta Kurdu

ÇOK OKUNAN ŞAİRLER

Edip Cansever Gülten Akın Ataol Behramoğlu Nâzım Hikmet Nihat Behram A. Hicri İzgören Enver Gökçe Ece Ayhan Oruç Aruoba Attilâ İlhan Necati Cumalı Cahit Külebi Ahmed Arif Can Yücel Şükran Kurdakul İlhan Berk Turgut Uyar Ahmet Telli Guy de Maupassant Metin Altıok Orhan Veli Kanık Yaşar Miraç Hasan Hüseyin Korkmazgil Oktay Rifat Cemal Süreya Özdemir Asaf Adnan Yücel Şükrü Erbaş Melih Cevdet Anday A. Kadir Cahit Sıtkı Tarancı Ümit Yaşar Oğuzcan Metin Eloğlu Arif Damar Afşar Timuçin Refik Durbaş Kemal Özer Sabahattin Ali Rıfat Ilgaz Fazıl Hüsnü Dağlarca
by Ufuk Lüker
  • 500px
  • LinkedIn
  • Youtube
Şiir NedirDüşüncenin Şiiri
Sayfanın başına dön